İçeriğe geç
Letâif

Odak modu açık · Ayarlar

Prizma 7 (Zihin Harmanı) · 26. bölüm

Kur'ân'ın İşaret Ufkundaki Şahıslar

Dine hizmet eden büyük şahısların zat ve eserleri ile ilgili Kur'ân'dan işaretler çıkarılmasının dinimizdeki yerini izah eder misiniz?

Bu mesele yeni olmamakla beraber, konunun anlaşılması adına öncelikle bir-iki

hususa –kısa da olsa– işaret etmekte yarar var:

Bunlardan birincisi, Kur'ân'ın muhteva keyfiyeti ile ilgilidir. Kur'ân, bazı

tevcihlere göre kendisi hakkında

وَلاَ رَطْبٍ وَلاَ يَابِسٍ إِلاَّ فِي كِتَابٍ مُبِينٍ "Yaş-kuru ne varsa hepsi mübîn olan o yüce Kitap'ta mahfuzdur." (En'âm

sûresi, 6/59) ifadesini kullanmaktadır. Yani o, yaş-kuru, zerreden-küreye

her şeyin kendisinde var olduğunu açıkça haber vermektedir. Ancak Kur'ân'da

var olan şeylerin hangi ölçü ve mahiyette var olduğu da konunun anlaşılması adına

önemlidir.

Zira Kur'ân'da her şey vardır ama, çapına, azametine, mahiyet ve kıymetine göre

vardır. Dahası, var olan bu şeylerin birçoğu Kur'ân'da icmalî mânâda ve âdeta kanun

mahiyetinde bulunmaktadır. Öyle ki insan, bu kanun ve icmalî mânâlardan hareket

ederek büyük ummanlara ulaşabilir ve Kur'ân'da her şeye işaret edildiğini görebilir.

Bu sebeple ezelden gelip ebede giden ve çok ciddî muhteva zenginliğine sahip bulunan

Kur'ân‑ı Kerim'in, İslâm âlemi için çok büyük, çok ciddî varoluş cereyanları ve

onların başındaki zatları "işarî" mânâlarla olsun ele alması, onun enginlik ve gınâsının

emarelerindendir.

Biz öyle inanıyoruz ki, Kur'ân-ı Kerim, kıyamete kadar gelecek ilimlere -velev

fezlekeleriyle olsun- mutlaka işaret etmektedir. Bu itibarla fizik, kimya gibi pozitif

bilimler temel prensipleriyle Kur'ân'da bulunabilir. Ancak fiziğe, kimyaya ait bütün

kanunları Kur'ân'da aramak onu bir fizik, bir kimya kitabı kabul etmek demektir.

Keza, anne karnındaki çocuğun gelişme seyrini safha safha ele alan Kur'ân-ı Kerim,

embriyolojinin temel prensiplerine işaret etmekte ve bizlere "Âmenna; yaş ve kuru,

Kur'ân'da her şey vardır." dedirtmektedir. Ne var ki, o, embriyolojinin dilini kullanmamaktadır.

Evet, her şeyden evvel, Kur'ân-ı Kerim'in başta böyle bilinmesi gerekir. Çünkü

o, Bediüzzaman'ın ifadesiyle, "Hem bir kitab-ı şeriat, hem bir kitab-ı dua, hem

bir kitab-ı hikmet, hem bir kitab-ı ubûdiyet, hem bir kitab-ı emir ve davet, hem

bir kitab-ı zikir, hem bir kitab-ı fikir, hem bütün insanın bütün hâcât-ı mâneviyesine

merci olacak çok kitapları tazammun eden tek, câmi bir kitab-ı mukaddestir."

Yani o, bütün ilimleri ihtiva eden kitaplar mecmuası bir kitaptır; insanın ferdî,

ailevî, içtimaî bütün ihtiyaçlarını karşılayacak bir kitap.. evvel ve âhir en son

kitap.. kitapların hulâsası bir kitap.. kelâm sıfatının en üst mertebesinden, insanlığın

en kâmiline seslenen bir kitap.. ve kıyamete kadar gelecek kâmil insanlara hitap

eden bir kitap...

Binaenaleyh bu kitap çok renkli ve çok sürgünü, tomurcuğu olan bir kitaptır.

Ne var ki, bu tomurcuklar da ancak ehlinin, erbabının elinde birer gül hâline gelebilecek

türden şeylerdir. Bizim gibi sıradan insanların göremediği hakikatleri, bu ehil

insanlar, o tomurcukta görür, arîz ve amîk olarak, net bir şekilde gözler önüne

serer ve "Bu da Kitap'ta vardır." diyebilirler.

Konunun anlaşılması adına ikinci önemli bir husus da şudur: Kur'ân-ı Kerim'den

kendi devir, kendi cereyan, kendi hizmetlerine işaret çıkaran zatların durumu, ilk

defa çağımızda görülen bir hâdise değildir. Huccetü'l-İslâm İmam Gazzâlî'den büyük

veli Muhyiddin İbn Arabî'ye, ondan ikinci bin yılın müceddidi İmam Rabbânî Hazretleri'ne

kadar çok ciddî ve büyük zatlar da Kur'ân'ın enginliğinin emaresi deyip, işarî tefsir

açısından pek çok şey söylemiş ve bu tür istinbatlarda bulunmuşlardır.

Ayrıca bu zatlar, kendi dönem ve hizmetlerine bir kısım işaretler çıkarırken,

"Kur'ân, sarahaten (açık bir şekilde) benden bahsediyor." gibi bir iddiada da bulunmamışlardır.

Belki İslâm tarihi boyunca sadece Fazlullahi'l-Hurufî gibi bazı kimseler bir şekilde

"Kur'ân benden bahsediyor." iddiasında bulunmuş ve her bir harfe kendince ayrı sırlar

atfeden, çok değişik mânâlar vererek bâtıl yorumlarla Hurufîlik denilen –kökü çok

eskilere dayanan– bir bâtıl mezhebe sülûk etmişlerdir. Öyle ki bu zatın müntesipleri

"Mim onun gözüdür, nun burnudur, şu harf kulağı, bu harf da ayağıdır, –hâşâ bağışlayın–

Kur'ân da onun fesidir." gibi hezeyan türünden sözler sarf edebilmişlerdir. İşte

gerçek Hurufîlik denilen bâtıl yol da bu yoldur.

Asıl konuya dönecek olursak, o da, Kur'ân'dan işarî mânâlar istinbat etmenin

yeni bir hâdise olmadığıdır. Meselâ, herkesin rahatlıkla ulaşabileceği bir kitaptan

size bir misal vereyim. Nakilde bulunacağımız kitabın sahibi müfessir İbn Cerir

et-Taberî'dir. Taberî, on asır evvel yaşamış meşhur bir tefsircidir. O, "Câmiu'l-beyan

an te'vili âyi'l-Kur'ân" adlı eseri –bu, ilk rivayet tefsiri de sayılabilir–

yazan kişi olarak tefsir tarihine geçmiştir.

Onun bu eseri, Peygamber Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem), sahabe, tâbiîn

ve kendisine kadar tefsir görüşlerini toplayan bir ansiklopedi mahiyetindedir. Selefin

görüşlerini tetkik etmek isteyen araştırmacılar öteden beri hep onun bu eserine

müracaat edegelmişlerdir. Kendi dönemine kadar gelen değişik mezhep telakkilerini,

tefsir yorumlarını, bilgi birikimini içinde barındıran bu tefsir, ilk üç asrı sonraki

asırlara bağlayan dev bir eserdir.

İşte bu dev eserde Şûrâ sûresinin başında geçen huruf-u mukattaa ile ilgili dikkat

çekici bir yorum bulunmakta ve şöyle denilmektedir:

İbn Abbas'a,

"Hâ Mim Ayn Sin Kaf"ın mânâsı soruldu. O da bu soruya şöyle cevap verdi: "Ha Mim

Ayn Sin Kaf'ın mânâsı şudur: Bir zaman pâyitahtı bir tepenin başında bulunan bir

devlet olacak. Bu pâyitahtın bulunduğu şehrin ortasında, bu şehri bir baştan bir

başa kateden bir nehir geçecek. O devirde o devleti idare edenler arasında Abdülilâh

veya Abdullah isminde Ehl-i Beyt'ten birisi bulunacak. Bu zat, isyan eden bâğî bir

cemaat tarafından katledilecek…"

İbn Abbas'ın bu yorumu okunuyor ancak hangi hâdiseye işaret ettiği bilinmiyordu.

1958'de Irak'ta ihtilal oldu. O dönemde Bağdat'ın krokisi çizildiğinde şu tablo

çıkıyor ortaya: Bir tepenin başında kurulmuş bir şehir ve bu şehri bir baştan bir

başa ikiye bölen bir nehir. Enteresandır 1958 ihtilali döneminde devletin ikinci

adamı konumunda olan ve Kral 2. Faysal'ın amcası Emir Abdülilâh darbe yapan ihtilal

kuvvetleri tarafından katledilecektir. Hatta o gün ihtilalin başında bulunan General

Abdülkerim Kasım'a karşı merhum 2. Faysal ve Emir Abdülilâh'ın taraftarları İbn

Abbas'tan gelen bu rivayeti bir beyanname hâlinde Bağdat'ın sokaklarında yazılı

olarak neşretmişlerdi.

Şimdi İbn Cerir bin sene evvel bu hâdiseyi yazdı ve bir gün gelip de bu hâdise

bütün çıplaklığıyla zuhur ettiyse artık bunu bütün bütün inkâr etmeye mahal olmasa

gerek. O zaman diyeceğiz ki, evet, yaş ve kuru, Kur'ân'da her şey vardır, ancak

tomurcuk hâlinde bulunan o şey, tomurcuğu gül hâlinde görene göre vardır veya o

tomurcuğu açılmış şekliyle görene göre vardır.

Gerçi bazen siz, Kur'ân-ı Kerim'in İslâm ümmeti için çok önemli hizmet cereyanlarına

işarette bulunuyor olmasını garip karşılıyor veya bu durumu uzak görüyor olabilirsiniz.

Ne var ki, Kur'ân-ı Kerim Devr-i Risaletpenâhî'deki birçok şahıstan da bahsetmektedir.

Dahası bu şahıslardan bir kısmının Yüce Beyan'da bahse konu olmaları şahsî faziletlerinden

ötürüdür.

Evet, sahabenin sahabe olması dolayısıyla başka hiçbir beşerin elde edemeyeceği

özel ve seçkin bir konumu vardır ve bizim de sahabeye bakışımız Hasan Basri Hazretlerinin

bakışı çerçevesindedir. Hasan Basri Hazretlerine, "Ömer b. Abdülaziz ile Vahşi'yi

nasıl görüyorsunuz?" diye bir soru sorarlar. Hasan Basri'nin (kuddise sirruhu) bu

konudaki cevabı şöyledir: (Umumî fazilet açısından, yani Allah'ın Resûlü'nü (sallallâhu

aleyhi ve sellem) görüp bizzat feyiz alma bakımından) "Ömer b. Abdülaziz ancak Vahşi'nin

atının burnunda bir toz olabilir."

Sahabenin önemini anlatmak için bu iki şahıs hususî seçilmiş gibidir. Vahşi,

göklerde ve yerde "Allah'ın Aslanı" diye yazılan, Allah Resûlü'nün öz amcası olan

ve şehit edilişi karşısında, İnsanlığın İftihar Tablosu'nun hıçkıra hıçkıra ağladığı

Hz. Hamza'yı şehit etmiştir. Öyle ki, Müslüman olup da Allah Resûlü'nün huzuruna

geldiğinde Resûl-i Ekrem (sallallâhu aleyhi ve sellem) kendisini görünce canı gibi

sevdiği amcasını hatırlayıp içinde menfî bir duygu belirmesi ihtimaline karşı, ondan

biraz daha temkinli davranmasını istemiştir.

Şair-i şehîrimiz de bir yerde; "Hz. Ebû Bekir'in birinci olmasında, Vahşi'nin

de en sonuncusu olmasında şüphe yoktur." ifadesini kullanır. Ömer b. Abdülaziz ise,

Hulefa‑i Raşidîn'i beş kabul edenler tarafından, beşinci halife olarak sayılan bir

âbide şahsiyettir. Yani Hz. Ebû Bekir, Ömer, Osman, Ali'den (radıyallâhu anhüm)

sonra, ille de bir beşincisi bahis mevzuu ise, o mutlaka Ömer b. Abdülaziz'dir,

derler. Ömer b. Abdülaziz ki, bazıları tarafından ilk müceddit olarak kabul edilen,

2,5-3 senelik devlet reisliği dönemi içerisinde senelerce yaşamış gibi ümmet-i Muhammed'e

faydalı olmuş müstesna bir şahsiyettir.

İşte Hasan Basri Hazretleri, Ömer b. Abdülaziz ile Vahşi arasında böyle bir mukayese

yaparak sahabenin müstesna mevkiini ifade eder. Ama hususî fazilette bazı mercuhlar,

râcihe tereccüh edebilirler; yani bazı şahıslar, bazı yönleri itibarıyla sahabeden

önde olabilir. Meselâ, Ebû Hüreyre sahabi olması dolayısıyla mutlak fazilette öndedir.

Ancak Ebû Hanife açtığı çığırda, kıyamete kadar gelecek insanlığın kendisine minnettar

kalacağı çok büyük işler yapmış olması dolayısıyla, hususî fazilette önde bulunabilir;

biz "bulunabilir" diyoruz. Hakikati Allah (celle celâluhu) bilir.

İstidradî olarak içine girdiğimiz bu mülâhazalarla, daha baştan yanlış anlaşılmaların

önüne geçmek için sahabe efendilerimiz hakkındaki bakış açımızı bir kez daha hatırlatmak

istedim. Asıl arz etmek istediğim konuya gelince: Sahabe-i kiram arasında öyleleri

vardır ki, hayatlarında çok az fedakârlıkta bulunabilmişlerdir. Kur'ân, böyle birini

ele alır, onu destanlaştırır, bayraklaştırır ve tarihe mâl eder. İşte bir-iki örnek:

Suheyb-i Rumî, Rum diyarından geldiği için kendisine Rumî derler. Ancak bizzat

kendisi; "Ben aslen Arap'tım, Rum­ların eline düştüm, köle olarak satıldım." diyerek

doğduktan sonra Rum diyarına götürülmüş olduğunu söyler. Mekke'ye Anadolu'dan geldiği

için bazı tarihçiler de onun Türk olduğunu iddia ederler. Eğer hakikaten Suheyb-i

Rumî bir Türk ise bu da milletimiz için bir iftihar vesilesidir. Çünkü o, hakikat

adına kalkmış uzak diyarlara yürümüş, bulmuş, olmuş ve bulduğu hakikatte sonuna

kadar sadakat içinde kalmış bir zattır.

İşte bu zat, Allah Resûlü (sallallâhu aleyhi ve sellem) Me­di­ne'ye hicret buyurduktan

sonra, bir yolunu bulup tek başına Mekke'den Medine'ye doğru hareket eder. Ne var

ki, Kureyş'ten bir topluluk durumu haber alır almaz peşine takılır ve bir yerde

onun yolunu kesiverirler. Hz. Suheyb bineğinden iner, ok çantasından oklarını çıkarır

ve önündeki topluluğa şöyle seslenir:

"Ey Kureyşliler topluluğu! Bilirsiniz ki ben sizin en iyi atıcılarınızdanım.

Allah'a and olsun ki, sadağımdaki bütün okları atıp size bir ok attırmam. Oklarım

bitince de sizinle kılıcımla mücadele ederim. Bundan sonra siz istediğinizi yaparsınız.

Bu itibarla gelin sizinle anlaşalım. İsterseniz malımı-mülkümü, Mekke'de falan yere

gömdüğüm şeylerin hepsini alın; evet, alın; bunların hepsi sizin olsun fakat beni

rahat bırakın, ben Resûl-i Ekrem'e (sallallâhu aleyhi ve sellem) gidiyorum."

Kureyş topluluğu bu teklifi kabul eder. Suheyb-i Rumî (radıyallâhu anh) de Medine'ye

doğru yeniden yola koyulur; yola koyulur ve kendisini Medine'de yüce bir iltifat

beklemektedir. Öyle bir iltifat ki, biz rüyada o iltifatın aşr-ı mi'şarını görsek

uğrunda canlar feda ederiz. Meselâ, rüyada bile olsa Resûl-i Ekrem (sallallâhu aleyhi

ve sellem) bize "Hoş geldin!" deyiverse, o kutlu, nurlu elini bir kerecik olsun

bize uzatsa, biz de o nurlu, kutlu elini günahkâr dudaklarımıza bir kere götürebilsek,

öyle zannediyorum ki, artık o dudaklar Cehennem yüzü görmez.

Şimdi dönelim Suheyb-i Rumî'ye; o (radıyallâhu anh), Medine'ye vardığında, İnsanlığın

İftihar Tablosu (sallallâhu aleyhi ve sellem) ayağa kalkar, onu istikbal eder ve

şöyle der: Allah (celle celâluhu) senin hakkında şu âyeti indirdi: "İnsanlardan

öyleleri vardır ki, Allah'ın rızasını kazanmak için kendini feda eder. Allah (celle

celâluhu) işte böyle kullarına pek merhametlidir." (Bakara sûresi, 2/207)

Suheyb-i Rumî (radıyallâhu anh) Allah rızası için malını feda etmiş, müşriklere,

"Siz benim malımı alın, fakat benimle Resûlullah (sallallâhu aleyhi ve sellem) arasına

girmeyin." demişti; o böyle demişti ve hakkında bu âyet nazil olmuştu. Bu bir fedakârlık

tablosuydu ve bu tabloda açıktan açığa Hz. Suheyb'den bahsediliyordu...

İkinci bir misal olarak Zeyd b. Hârise'yi (radıyallâhu anh) zikredebiliriz. Allah

Resûlü (sallallâhu aleyhi ve sellem) evlâtlığı olan Hz. Zeyd'i, halası Hz. Ümeyye'nin

kızı Zeynep (radıyallâhu anhâ) ile evlendirmişti. Ne var ki, Hz. Zeynep, aslen köle

olan Zeyd'i (radıyallâhu anh) kendisine denk saymadığından, ta işin başından itibaren

onunla uyum sağlayamamıştı ki, neticede o malum boşanma gerçekleşti. İşte Mute'nin

kahramanı bu güzide insanın boşanma mevzuundaki katlandığı bu fedakârlık, Kur'ân

tarafından kayda geçirilerek bizzat Kur'ân'da ismiyle yâd edilme şerefini ihraz

ediyordu.

Üçüncü bir misal daha arz etmek istiyorum: Kur'ân'da bahse konu olmasa bile Übeyy

İbn Ka'b'ın (radıyallâhu anh) yaşadığı şu hâdise de bunlardan geri değildi: "Bir

gün Allah Resûlü (sallallâhu aleyhi ve sellem) Übeyy İbn Ka'b'ın yanına geldi ve

ona, "Yâ Übeyy! Rabbim bana, 'Übeyy'e git, sana Kur'ân'ın şu şu âyetlerini okusun."

buyurdu. Hz. Übeyy büyük bir mutluluk içinde "Rabbim benim adımı andı mı yâ Resûlallah?"

diye sordu. "Evet!" cevabını alınca gözyaşlarını saldı ve ağlamaya durdu.

Şimdi, ümmet-i Muhammed'in bütününü ilgilendirmemesi, dolayısıyla da İslâm tarihinde

gerçekleşen büyük hareketlere nispetle şahsî ve küçük diyebileceğimiz hâdiselerden

dolayı bazı sahabe-i kiram Kur'ân'da hususî konumlarıyla, bazıları da şahs-ı mânevî

olarak destanlaştırılmaktadır. Meselâ, İlâhî Beyan bir yerde Seyyidler Seyyidi Hz.

Hamza'nın, Şah‑ı Merdan Haydar-ı Kerrar Hz. Ali'nin ve yine o kıymetli oymaktan

gelen Efendimiz'in (sallallâhu aleyhi ve sellem) amcazâdesi Ubeyde İbn Hârise'nin

mücadelelerini, yani hak ile bâtıl, iman ile küfür arasındaki kavgayı tasvir ederken

bu iki düşüncenin temsilcilerinin akıbetlerini de haber verir ve bir grubun katrandan

elbise giyip başlarına kaynar sular döküleceğini, diğer grubun da altın bilezikler

ve incilerle bezenip giyim kuşamlarının ipekten olacağını bildirerek o kahramanlar

topluluğunu alkışlayıp göklere çıkarır.

Evet, Kur'ân, onun hakikatlerine omuz veren ve Nebi (sallallâhu aleyhi ve sellem)

uğrunda hırz-u can eden herkesi alkışlamış, göklere çıkarmıştır. Eğer bu durum,

Kur'ân'da Kur'ânî bir ahlâk, Kur'ânî bir prensip ise –ki yukarıda verdiğimiz misallerden

öyle olduğu açıkça anlaşılıyor– o zaman kıyamete kadar gelecek, Kur'ân'a hizmet

eden insanlara işarî mânâ ile niye bakmasın ki!?

Meselâ, İmam Gazzâlî gibi bir insan düşünün ki, o kendi devrinde bir taraftan

değişik dalâlet fırkalarıyla mücadele ederken, diğer taraftan da İbn Rüşdlerin Tehafüt'lerini

ortaya koyuyor ve İslâm akidesini sıyanet etmeye çalışıyordu. İşte bu zat, İslâm'ın

safvetini koruma adına tam bir konsantrasyon içinde ve aklı-hayali durduracak bir

mücadele ortaya koyuyordu. Şimdi Allah'tan bu kadar korkan bir insan şayet, "Kur'ân'da

bu mücadelelere işaret eden bir âyet var." demişse, bu mevzuda –hâşâ– onun yalan

söylediğine ihtimal vermek, onu bilmemek demektir.

Bu konuda İmam Rabbânî'yi de misal olarak verebiliriz. Şöyleki, o, yaşadığı dönem

ve coğrafyada İslâm inançları hurafe ve bâtıl inançlarla karıştırılmak isteniyordu.

Hint kıtasında Babürlü Ekber Şah eliyle bir devlet politikası olarak bütün dinlerin

birleştirilmesi gibi bir hareket söz konusuydu. Bu şahıs, Hint dili gibi Sanskritçe

bir din ortaya çıkarma çabasındaydı. Yani bu dinde bir parça Hıristiyanlık, bir

parça Yahudîlik, bir parça Mecusîlik, bir parça Hinduizm, bir parça Brahmanlık,

bir parça da Buda dininden bir şeyler olacaktı.

İşte böyle bir devirde ehl-i imanın imanını sıyanet adına İmam Rabbânî bütün

bunlara karşı sahih İslâm inancının yerleşmesi için cansiperane mücadele veriyor,

akideyi düzeltiyor ve binlerce insana Efendimiz'in (aleyhissalâtü vesselâm) cadde-i

nuraniyesini tanıttırıyordu. Şimdi bu zat, 'Kur'ân, hizmetimizden bahsediyor, Kur'ân'da

bana ve yapılan hizmetlere bir kısım işaretler var (sarahat değil, işaret) diyorsa

o zaman bu sözü, o sözü söyleyen zatı göz önünde bulundurarak değerlendirmeye tâbi

tutmak gerekir.

Evet, iman ve Kur'ân yolunda bu kadar mücadele vermiş bir insan, herhâlde bu

umumî mücadelesiyle Suheyb‑i Rumî'nin mücadelesinden geri kalmayacağı gibi, Suheyb‑i

Rumî'ye işaret eden Kur'ân'ın o âyetleri, aynı zamanda İmam Rabbânî'ye de işaret

sayılacaktır.

Şimdi gelin bir zat düşünün ki, yaşadığı devirde küfür ve dalâlet belli kanunlarla

sistemleştirilmekte, bütün fenler Allah'a baktığı, Allah'a delâlet ettiği ve bütün

ilimler "Allah birdir." dediği hâlde, materyalizmden gelen bir bakış açısı, bir

anlayış ve sapık felsefeyle bütün bu ilimler Allah'ı inkâr adına bir silah olarak

kullanılmakta. Marks ve Engels'den başlayıp daha sonra çeşitli istihaleler sonucu

birer ilmî gerçek olarak algılanan materyalizme ait pek çok mesele pozitivizm ve

rasyonalizm unvanlarıyla insanımızın akidesini tahrip etmektedir.

İşte, künde künde üstüne devrildiğimiz böyle bir zaman ve zeminde bütün bu hücumlara

karşı bazı kimseler, ortaya koydukları eserlerle, sarsılmış, bozulmuş akidemizi

ıslah ediyor, binlerce insanın yeniden Efendimiz'in (sallallâhu aleyhi ve sellem)

yoluna ulaşmasına, mihrabını bulup camiye teveccüh etmesine vesile oluyor ve yine

binlerce insanın –Kur'ân'ın inkâr ve tezyif edildiği bir dönemde– Kur'ân'ın âyât-ı

beyyinâtını gökteki yıldızlar gibi ehl-i insafa gösteriyor, iman hakikatlerini ispat

edip çok sayıda insanın bu esaslara iman etmesine vesile oluyorsa, o zaman niçin

Kur'ân'ın bu zatlar hakkında bir kısım işaretleri bulunmasın ki?!..

Günümüzde de değişik ad ve unvanlarla dine-imana hizmet veren bir hayli cemaat

ve grup var ve bunların çoğunun da çizgisi tam.. şimdi bunlardan biri kalkıp tahdis-i

nimet mülâhazasıyla "Bana öyle geliyor ki, Kur'ân'ın şu âyetinde, bugün yapılan

şu işlere işaret var." dese, bütün samimiyetimle "Niçin olmasın ki?.." derim. Çünkü

"Bir insanın hidayete ermesi, üzerine güneşin doğup battığı her şeyden daha hayırlıdır."

Şimdi eğer yapılan işler bunun binlercesi ise ve insanın insanî kemalâta ulaşmasına

vesile olunuyorsa, bu bir yol, bir çığır ise,

اَلسَّبَبُ كَالْفَاعِلِ "Vesile olan, bizzat o işi yapan gibidir."

sırrınca, o yoldan gelip geçen herkesin defterine kaydedilen hayr u hasenât

o inanmış gönüllerin defterine de kaydedilecektir. Bu sebeple bu kişiler hakkında

da işârât-ı Kur'âniyeden bir hisse olabileceği ihtimal dahilindedir. Binaenaleyh

bu mesele, garip görülmemeli ve istiğrap edilip yadırganmamalıdır.

Kur'ân'dan kendi dönem ve hizmet cereyanlarına işaret çıkaran o büyük zatların

gayet mütevazi oluşu da gözden kaçırılmaması gereken bir husustur. Huccetü'l-İslâm

İmam Gazzâlî de, müceddid-i elf-i sânî İmam Rabbânî de, büyük veli Muhyiddin İbn

Arabî ve daha başkaları da derler ki: "Allahu a'lem, bu işaretler –beraber bulundukları

hizmet arkadaşlarını kastederek– sizin samimî, hâlisâne hizmetlerinizedir."

Evet, o büyük kametlerin anlayışı şudur: "Bir ordunun muzafferiyeti, o ordunun

fertlerine taksim edilir. Yoksa o orduyu temsil eden komutana verilmez. Zira böyle

bir durumda o komutan putlaştırılmış olur. Ancak eğer neticede bir zayiat, zarar

ve yanlışlık olursa, o takdirde bütün bunlar o komutana verilir. Çünkü o, iyi bir

strateji hazırlamamış demektir. Binaenaleyh ganimetler, muvaffakiyetler, zaferler

nefere, teb'aya verilmeli; falsolar, fiyaskolar da baştakilerden bilinmelidir."

İşte bir ölçü: Kendi hizmet dönemine dair işaret ve bişaretten bahseden büyük

bir zat, fevkalâde bir tevazu içinde, çevresinde bulunan talebelerine şöyle hitap

eder: "Hem itiraf ediyorum ki, samimî ihlâsınızla, şan ve şeref perdesi altında

nefsimi okşayan riyadan beni bir derece kurtardınız. İnşâallah tam ihlâsa muvaffak

olursunuz, beni de tam ihlâsa sokarsınız."

Şimdi, ihlâsa ermeyi talebelerinin ihlâsına bağlayacak ölçüde engin bir tevazu

anlayışı içinde bulunan, ruhuna ve kalbine bu anlayışı sindirmiş olan fevkalâde

tevazu sahibi böyle bir zat hakkında –Kur'ân'dan çıkardığı işaret ve bişaretler

dolayısıyla– kibir düşünüp ucub tasavvur etmek –Allah muhafaza buyursun!– kibrin

ve ucbun ne demek olduğunu bilmemek demektir.

Not

Notlar bu cihazda saklanır. Tüm vurgu ve notlar

  1. İbn Abbas, Peygamber Efendimiz'in (sallallâhu aleyhi ve sellem) amcasının oğlu, tefsir, fıkıh, hadis ilimlerinde otorite olarak kabul edilen, ashap devrinden itibaren "Habrü'l-ümme" (Ümmetin âlimi), "Tercümanü'l-Kur'ân" (Kur'ân'ın tercümanı) unvanlarıyla anılagelen ve Efendimiz'in (sallallâhu aleyhi ve sellem) "Allahım, ona dinin ruhunu öğret ve onu te'vile (Kur'ân'ın hakâik-i mekniyesine) âşinâ kıl!" şeklindeki duasına mazhar olan sahabidir.
1. İbn Abbas, Peygamber Efendimiz'in (sallallâhu aleyhi ve sellem) amcasının oğlu, tefsir, fıkıh, hadis ilimlerinde otorite olarak kabul edilen, ashap devrinden itibaren "Habrü'l-ümme" (Ümmetin âlimi), "Tercümanü'l-Kur'ân" (Kur'ân'ın tercümanı) unvanlarıyla anılagelen ve Efendimiz'in (sallallâhu aleyhi ve sellem) "Allahım, ona dinin ruhunu öğret ve onu te'vile (Kur'ân'ın hakâik-i mekniyesine) âşinâ kıl!" şeklindeki duasına mazhar olan sahabidir.

Kaynak: Pırlanta Oku