İçeriğe geç
Letâif

Odak modu açık · Ayarlar

Prizma 7 (Zihin Harmanı) · 27. bölüm

Aşere-i Mübeşşere

Aşere-i Mübeşşere hakkında ciddî bir malumatımız yok. Bu zevat-ı kiramın daha dünyada iken Cennet'le müjdelenmeleri ne ile izah edilebilir? Dinimize hizmet anlayışları diğer sahabilerden daha mı fazladır ki hayatta iken Cennet'le müjdelenmişlerdir?

Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) tarafından Cen­net'e girecekleri daha

hayatta iken kendilerine müjdelenen on sahabiye "Aşere-i Mübeşşere" denilmektedir.

Bu on sahabi; Hz. Ebû Bekir, Hz. Ömer, Hz. Osman, Hz. Ali, Hz. Talha b. Ubeydullah,

Hz. Zübeyr b. Avvam, Hz. Abdurrahman b. Avf, Hz. Sa'd b. Ebî Vakkas, Hz. Ebû Ubeyde

b. Cerrah ve Hz. Said b. Zeyd'dir (radıyallâhu anhüm ecmain).

Şimdi sorunun cevabına geçelim. Evvelâ, ashab efendilerimizin Cennet'le müjdelenmeyenleri

hakkında dahi Cen­net'e gitmeyecek şeklinde bir düşüncenin kafa ve kalbimizde bulunması,

Allah'ın mümtaz ve müstesna olarak yarattığı, mümtaz ve müstesna Nebi'sine ittiba

ile serfiraz o zevat hakkında bir suiedeptir.

Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem), bir hadislerinde, "Allah, ümmetimden

yetmiş bin insanı sorgusuz sualsiz Cennet'e koyacak." buyurmaktadır. Herhâlde

hadiste sorgusuz sualsiz Cennet'e gidecek olan insanlar içinde evvelâ ashab-ı kiramı

düşünmek gerekir. Bu hadisin devamında ise şöyle buyrulmaktadır: "Ben, Cenâb-ı

Hak'tan artırmasını istedim. Her bire bedel, bir yetmiş bin, bir yetmiş bin oldu."

Bu ifade neticesinde karşımıza büyük rakamlar çıkmaktadır. Böyle olunca biz,

–kanaat-i âcizanemce– en başta bu pâye ve mazhariyeti ashab-ı kirama verme mecburiyetindeyiz.

Çünkü her şeyden evvel Allah'a ve Nebi'sine en yakın olarak başta onlar gelmektedir.

Zaten Allah Kur'ân-ı Kerim'de pek çok yerde, onlardan razı ve hoşnut olduğunu da

anlatmaktadır.

Allah Resûlü, bu on sahabenin Cennetlik olduklarını değişik vesilelerle bizzat

kendisi ifade buyurmuşlardır: Başka bir rivayette bir Yahudi âlimi olan Abdullah

İbn Selâm'ın da Cennetlik olduğu zikredilmektedir. Kur'ân-ı Kerim'de: "Size gelen

bu hakikate İsrailoğullarından şehadette bulunan bir şahit var."

ifadeleriyle bu sahabi tebcil edilmektedir.

Abdullah İbn Selâm, Müslümanlığa girdiği günden itibaren hep hakkaniyet içinde

olmuş ve hayatının sonuna kadar da İslâm için gayret ve mücadeleden geri durmamıştır.

O, Hz. Osman devrinde, Hz. Osman'ı da alıp götüren korkunç fitnede kollarını gerip

fitneye karşı duranların başında gelenlerdendir. Fakat buna rağmen o günkü gözü

dönmüş insanlar, –hangi ruh hâletiyle belli değil– ‘Yahudi çocuğu' diyerek onu da

tartaklamışlardır.

Abdullah İbn Selâm'ın Cennetlik olduğu rivayetiyle beraber, on rakamı on bire

çıkmış olur ki, bu mübarek rakam, Hz. İsa'nın etrafındaki on bir havariye de denk

gelir. Aslında her peygamberin etrafında böyle bir havari kitlesi oluşmuştur. Efendimiz

(sallallâhu aleyhi ve sellem), etrafında oluşan bu havari kitlesine

أَنْصَارِي "Yardımcılarım."

demiştir ki, bunu "Medine'deki sahabe" mânâsına almamak gerekir. Buradaki

أَنْصَار kelimesi "Havariler" anlamına gelmektedir.

Yine Hz. Musa'nın yanında Yuşa İbn Nun ile Hz. Harun'un olduğunu görüyoruz. Hz.

Musa'nın bunun dışında da havarileri olma ihtimali vardır ve belki de sayıları on

birdir. Gerçi Kur'ân esbâtı on iki olarak gösterir; o da üzerinde durulmaya

değer. Bu konuda net bir bilgi olmasa da, ihtimal kıyamete kadar gelecek olan mücedditlerin

de etrafında aynı sayıya denk havarileri olmuştur/olacaktır.

Nitekim yerle gök, makro âlem ile normo âlem arasında ciddî bir tenasüp söz konusudur.

Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem), "Gökte iki vezirim var; bunlar Cebrail

ve Mikâil'dir. Yerde de iki vezirim var; bunlar ise Hz. Ebû Bekir ile Hz. Ömer'dir."

buyurarak iki âlem arasındaki münasebete işaret etmektedir. Nasıl ki gökyüzünde

devâsâ yıldız ve gezegenler var, yeryüzünde de o değer ve kıymete sahip büyük insanlar

vardır.

Bu durum, günümüz için de geçerlidir ve belki günümüzde de aynı sayıda insan

vardır. Bunları, bir sayı bid'atı olmadığını arz etmek için söyledim. Sayı bid'atı,

dinî bir bid'at değildir. Bu, ilk defa Efendimiz'le başlamış bir âdet de değildir.

Şimdi de neden özellikle bu on sahabenin Cennet'le müjdelendikleri sorusunun

cevabına geçelim. Öncelikle şunu belirtmekte yarar var: Sahabe-i kiram arasında

sadece bu on sahabeye "Cennetliksin." denmesi, ne yaparlarsa yapsınlar, hep istikameti

takip ettiklerini vurgulamak içindir. Bu, önemli bir husustur. Esasen bütün mü'minler,

Cennet'e gireceklerdir ama, yukarıda bahsini ettiğimiz on sahabeye, "Cennetliksin."

denmesi, onlara özel bir iltifat ve değer ifade etmektedir. Bu durum, diğer sahabiler

için, hususî mahiyette değil de mutlak olarak zikredilmiştir.

Bu on sahabenin altı tanesi şehittir: Hz. Ömer, Hz. Osman, Hz. Ali, Hz. Talha,

Hz. Zübeyr ve Hz. Ebû Ubeyde b. Cerrah (radıyallâhu anhüm). Hz. Ebû Bekir'in de

zehirlendiği söylenir. Eğer bu iddia doğru ise o da şehittir. Bu itibarla, işbu

zevat, evvelâ herkesin Allah Resûlü'ne sırt çevirdiği bir zamanda O'nun yanında

yerlerini almak, sonra hicret faziletini ihraz etmek, daha sonra da şehit olmakla

büyük bir mevki kazanmışlardır.

İsterseniz biraz daha açalım:

Evvelâ herkes, Efendimiz'e sırtını döndüğü günlerde onlar, Allah Resûlü'ne ve

Kur'ân'a sahip çıkmışlardır. Gökte, yalancı bir şimşeğin dahi çakmadığı, ümit verebilecek

hiçbir sebep ve faktörün ortada bulunmadığı, inen âyetlerin sayısı beş veya altıya

varmadığı bir zorlu dönemde bu büyük hakikate sahip çıkmak yüksek bir pâyedir.

İlk Müslümanlardan Hz. Ebû Bekir'in gayretleriyle Hz. Osman, Hz. Said İbn Zeyd

ve arkasından Sa'd İbn Ebî Vakkas İslâm dairesine girmişlerdir. Hz. Ali, Hz. Ebû

Ubeyde b. Cerrah ve Sa'd İbn Ebî Vakkas da Allah Resûlü'nün yanında yer alan ilklerdendir.

Öyle ki, Hz. Sa'd İbn Ebî Vakkas, daha on sekiz yaşlarındayken henüz gözüne günah

girmeden annesinin bütün ısrarlarına rağmen, hatta "Ölsen bile anne, ben, gönül

verdiğim o hakikatten dönmeyeceğim!" diyecek kadar civanmert bir zattır. Hz. Ebû

Bekir, o dönemin zorluğunu şu ifadelerle anlatmaktadır: "Ölümü göze almadan dışarıya

çıkmaya cesaret edemezdik! Ve bir yere girmeye de…"

İkinci olarak, insanın bir hakikati kabul etmesi, bir sisteme tâbi olup ona hizmeti

hayatının gayesi hâline getirmesi bir mârifettir ve o kimsenin kadrini yükseltir.

Bununla birlikte insanın hayatının sonuna kadar bunu aynı seviyede devam ettirmesi,

kadrine kadir ve kıymet katar. Nasıl ki, bir mûsıkîşinası değerlendirirken, başta

hangi perdede başlamış ve başladığı perdede noktalayabilmişse, biz o mûsıkîşinasın

hançeresini, sesini ve nefesini sena ederiz.

Aynen bunun gibi bu sahabiler, hangi perdeden işin içine girmişlerse, bitirirken

de aynı seviyede bitirmişlerdir. Yani duygu ve düşüncelerinde zerre kadar sapma

göstermemiş ve olabildiğine civanmert bir şekilde hep Allah Resûlü'nün yanında kalabilmişlerdir.

Bu meselenin ayrıca psikoloji açısından da tahlil edilmesi gerekir…

Ufukların olabildiğine karanlık olduğu, kurtuluş adına hiçbir ümit emaresinin

bulunmadığı bir dönemde onlar, asla ümitsizliğe düşmemişlerdir. Gün olmuştur ki,

vatanlarından, çoluk çocuklarından ayrılıp hicret etmeleri istenmiş, onlar tereddüt

etmeden bu emri de yerine getirmişlerdir. Yine onlar Medine'ye geldiklerinde, "Biz

önce Müslüman olduk. Medineli kardeşlerimize karşı bir üstünlüğümüz vardır." iddiasına

kalkışmamışlar ve mahviyetle derinliklerine derinlik katmışlardır. Öyle ki, Hz.

Ömer, bu duygu ve düşünceyi destekler mahiyette şunları söyler: "Biz bu kardeşlerimizin

hakkını yedik. Onlar, dini kucakladılar. Efendimiz'e kucak açtılar. Biz ise hep

halifeleri kendimizden teklif ettik ve onların önüne geçtik."

Evet, Aşere-i Mübeşşere'nin o devirde de kıymetlerini ve kadirşinaslıklarını

koruduklarını görüyoruz. Sahabeden dünya karşısında belki eğilenler olmuştur ama

Aşere-i Mübeşşere, hayatlarının sonuna kadar tuttukları zirveyi hep korumuş ve dünya

metaı karşısında hiç mi hiç eğilmemişlerdir. Ticareti çok iyi bilen bu insanlar,

gün gelmiş ticaret sayesinde Medine'nin en zenginleri hâline gelmişlerdir; ancak

dünya karşısında asla serfüru etmemiş ve onlar her zaman safvet ve sadeliklerini

korumuşlardır. Yerinde Hz. Osman beş yüz deveyi yükü ile beraber hibe etmesini bilmiş,

Hz. Abdurrahman b. Avf ise, varlığı ne kadarsa, hepsini Allah yolunda infak etmesini

bilmiş ve hep birer örnek teşkil etmişlerdir.

Ayrıca Aşere-i Mübeşşere efendilerimizin her birisi, devletleri idare edebilecek

dehaya sahip insanlardır. Nitekim Allah Resûlü'nden sonra Hz. Ebû Bekir, Hz. Ömer,

Hz. Osman ve Hz. Ali halife olarak İslâm devletini en başarılı şekilde idare etmişlerdir.

Aşere-i Mübeşşere'den diğerleri de birer siyasî ve askerî dâhi idiler.

İnsanın, akıl ve dehasıyla bir hakikate teslim olması nispetinde kadir ve kıymeti

artar. Safdil ve bir şey bilmeyen insanlar, birinin parlak bir şey göstermesi karşısında

bir teslimiyet gösterebilir ve bir hususa yönelebilirler; ancak aklı kendisine yeten,

ufuklar arkasını gören deha çapındaki insanların, Efendimiz'in etrafında ciddî bir

teslimiyet içinde toplanmaları, o insanların kendi nefis ve hissiyatları adına çok

büyük bir fedakârlıkta bulunduklarını göstermektedir. İşte Aşere-i Mübeşşere efendilerimiz,

ortaya koydukları hayatlarıyla bu büyük işi yapmışlardır.

Bir diğer mesele de, bu sahabilerin her biri çok soylu ailelerden gelmektedirler.

Onların böyle soylu ailelerden gelmeleri ve dünya adına her şeyi arkada bırakmaları,

daha doğrusu dünya ve mâfîhâ adına hiçbir şeye temenna durmamaları, onların ayrı

bir derinliklerine işaret etmektedir.

Allah Resûlü'nün "min indi nefsihî" iltifatı olmaz. O (sallallâhu aleyhi ve sellem),

çok kadirşinastır ve kendisine iyilik yapan birinin iyiliğini hayatının sonuna kadar

asla unutmamıştır. Meselâ Hz. Âişe Validemiz, Efendimiz'in ilk eşleri Hz. Hatice

Validemiz'e olan kadirşinaslığını şöyle dile getirmektedir: Allah Resûlü (sallallâhu

aleyhi ve sellem), evde bir şey olunca, "Şunu Hatice'nin şu akrabasına, şunu da

Hatice'nin şu akrabasına gönder." derlerdi.

Allah Resûlü'nün çok kritik bir dönemde kendisine yardım eli uzatan bu sahabilerini

de unutması mümkün değildir. Meselâ Efendimiz, Hz. Ebû Bekir'in, "Bana ümmet

olacak biri yok mu?" sözü karşısında, "Ben varım yâ Resûlallah!" diyerek

elini göğsüne vurmasını bilen o zatı unutmaz. Hz. Ömer'in "Lâ ilâhe illallah" dedikten

sonra arkasına ashabı alarak Kâbe'ye gidip açıktan namaz kılmasını ve sahabenin

hayırla yâd edilmesine vesile olacak onun böyle civanmerdâne davranışını asla unutmaz.

Aslında kimse unutmaz ki, Efendimiz de unutmuş olsun.

Hz. Zübeyr b. Avvam da Efendimiz'in unutamadığı tali'lilerdendir. Allah Resûlü

Mekke'nin bir sokağında dolaşırken birdenbire kılıcı yerde sürünen Zübeyr b. Avvam'ı

görür ve sorar: "Nereye böyle ey Zübeyr?" Bunun üzerine Hz. Zübeyr şu cevabı

verir: "Yâ Resûlallah! Senin yakalanıp şehit edildiğini duymuştum. Bu kılıçla

onlara hadlerini bildirmeye gidiyordum."

Yine Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem), birkaç defa kendi kavim ve kabilesini

toplayıp da, "Benim tebliğ ettiğim bu dini kabul edecek yok mu?" dediğinde

her defasında "Ben varım yâ Resûlallah!" diyen o günlerde on-on iki yaşlarında bulunan

Hz. Ali'yi unutamaz. Hendek Savaşı'nda Amr İbn Abdi Vüdd, hendeği atlayıp geçtiği

zaman, Allah Resûlü'nün "Buna karşı çıkacak kimse yok mu?" diye ashabına

seslendiğinde, o günlerde yirmi iki-yirmi üç yaşlarında bir genç olan Hz. Ali'nin

her defasında "Ben!" demesini elbette ki unutamaz.

Medine'de nifak hıyaneti kol gezmektedir. Bu durum karşısında Allah Resûlü'nün

günlerce uykusuz kaldığı olmuştur ve bir insan olarak o da istirahat etmek istemektedir.

Ne var ki, dışarıdan gelecek olan tehlikeler karşısında evinin kapısında kilit bile

yoktur.

Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem), o günleri şöyle anlatmaktadır: "Bir

gün çok sıkılmıştım ve gönlümden: ‘Asha­bım­dan bir kimse gelip beklese de ben de

biraz istirahat etsem.' diye geçirdim. İşte tam bu esnada kapının önünde bir kılıç

şakırtısı duydum. ‘Kim o?' deyince, Sa'd İbn Ebi Vakkas'ın sesini işittim. ‘Ne

arıyorsun kapının önünde?' diye sorunca Sa'd şunları söyledi: ‘Evde yatıyordum yâ

Resûlallah! Sana bir zarar verirler düşüncesiyle kapının önünde perdedâr olayım

diye geldim.'

Evet, elbette ki Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) Hz. Sa'd'ın bu hareketini

de unutmayacaktır. Zaten böyle bir kadirşinaslığa Cenâb-ı Hak da müheymin ve nigehbândır.

Allah bir ilham hâlinde Nebi'sinin gönlüne bu zatlar hakkındaki düşüncesini ilham

etmiş ve Allah Resûlü de onları Cennet'le tebşir etmiştir. Çünkü onların hepsi tebşire

lâyıktırlar...

Burada şunu da ifade etmekte fayda var: Her hizmette ilk defa bayrağı çeken ve

doğrulup ruhunun ilhamlarını her tarafa haykıran insanlar, hiçbir zaman unutulmamalıdır

ve zaten unutulmamıştır da. Bu husus, günümüz için de aynıyla geçerlidir. İman ve

Kur'ân davasına hizmet eden ve bu işin bayraktarlığını yapan insanlar ciddî sıkıntılar

yaşamışlar ve işin bugünlere gelmesine vesile olmuşlardır. Bu insanlar sayesinde

her şeyin düzlüğe çıktığını duyuyor ve biz biraz daha rahat ediyoruz. İnşâallah

bizden sonra gelecekler, daha da rahat edecek ve belki de bizi hayırla anacaklardır.

Evet, arkadan gelenler, önlerinde onlara çığır açan ve onlar için bu şehrâhı

hazırlayan insanları daima hayırla yâd edeceklerdir ki, bu aynı zamanda Kur'ân'ın

öğrettiği bir edeptir. Nitekim "Onlardan sonra gelenler (başta muhacirler olarak,

kıyamete kadar gelecek mü'minler): ‘Ey kerim Rabbimiz, derler, bizi ve bizden önceki

mü'min kardeşlerimizi affeyle! İçimizde mü'minlere karşı hiçbir kin bırakma! Duamızı

kabul buyur yâ Rabbenâ, çünkü Sen Raufsun, Rahîmsin! (şefkat ve ihsanın son derece

fazladır).' " âyet-i

kerimesi bu hakikati dile getirmektedir.

Biz burada, Efendimiz'in (sallallâhu aleyhi ve sellem) ha­ya­tıyla alâkalı, Kur'ân'ın

yardımıyla tavzih edilip aydınlığa kavuşturulan bir mevzu üzerinde durmaya çalıştık.

Her iman ve Kur'ân'a hizmet hareketinde mutlak bir öncü grup olmuştur. Bunlar, o

muallâ ve mukadder mevkilerini daima zi­hin­lerimizde ve gönüllerimizde korumalıdırlar.

Daha doğrusu bizler, gönlümüzde onlar için hazırladığımız yeri daima koru­malıyız;

korumalıyız ve onlar, bizim nazarımızda daima mual­lâ olmalıdırlar.

Bu dava uğrunda hapse girenleri, çile çekenleri, köy köy, kasaba kasaba sürgüne

yollananları, mahbeslerde kendilerine yer hazırlananları –Allah nisyandan münezzehtir–

Allah unutmamıştır ve bizim de onları unutmamamızı istemektedir. Onları daima, kadirşinaslık

içinde hayırla anmak bizim için bir vecibedir. Rabbimiz'den niyaz edelim, bize iyi

eserler bıraktırsın ve bizden sonrakiler de bizi hayırla yâd etsinler…

Aşere-i Mübeşşere'yi böyle kısa bir sohbetin dar kalıpları içinde anlatacak durum

ve iç dolgunluğundan mahrumum. Onları en iyi, kendilerinden sonra gelen tâbiîn anlamıştır.

Tâbiîni de tebe-i tâbiîn anlamıştır. Zaten buraya kadar anlattığım sözlerin çoğu

da onlardan mülhem fikir ve düşüncelerdi. Rabbim bizleri onların şefaatlerinden

mahrum bırakmasın.

Not

Notlar bu cihazda saklanır. Tüm vurgu ve notlar

  1. Bkz.: Mâide sûresi, 5/119; Tevbe sûresi, 9/100; Fetih sûresi, 48/18; Mücâdile sûresi, 58/22; Beyyine sûresi, 98/8.
  2. Bkz.: Ahkâf sûresi, 46/10.
  3. Âl-i İmrân sûresi, 3/52; Saf sûresi, 61/14.
  4. Haşir sûresi, 59/10.
1. Bkz.: Mâide sûresi, 5/119; Tevbe sûresi, 9/100; Fetih sûresi, 48/18; Mücâdile sûresi, 58/22; Beyyine sûresi, 98/8.
2. Bkz.: Ahkâf sûresi, 46/10.
3. Âl-i İmrân sûresi, 3/52; Saf sûresi, 61/14.
4. Haşir sûresi, 59/10.

Kaynak: Pırlanta Oku