İçeriğe geç
Letâif

Odak modu açık · Ayarlar

Prizma 7 (Zihin Harmanı) · 2. bölüm

Tevehhüm-ü Ebediyet

Tevehhüm-ü ebediyet nasıl aşılır?

Tevehhüm-ü ebediyet, insanın kendisini ebedî ve lâyemût (ölmeyecek)

zannetmesi, hiç ölmeyecekmiş gibi dünyaya bağlanması, yaşamak için yaşaması,

peşin zevk-safa ve ücretlerle avunarak sadece hâlihazırı yaşaması, geçmiş ve

geleceği umursamaması demektir.

Tevehhüm-ü ebediyet hissi insanda bazen o derece gelişir ki ferdin hayatını

bütün bütün tesiri altına alır. Hatta insan, kendi hayatını bırakır, içinde

yaşadığı dünyanın hayatı ile alâkadar olmaya durur ve sadece kıyametin kopmasını

düşünür; evet sanki onun için endişe verici başka bir şey yokmuş gibi sadece

ondan endişelenir, onunla meşgul olur. İki veya üç bin sene sonra da olsa,

münhasıran kıyametin kopacağından endişe duyar. İşte bütün bunlar, tevehhüm-ü

ebediyetten kaynaklanmaktadır. Çünkü insan kendi ölümünü düşünmemekte, içinde

yaşadığı dünyanın ölümüyle ilgilenmektedir.

Herkes için diyemem ama günümüzde çevremize dönüp baktığımız zaman gençliğini

cami, tekke ve zaviyede geçirmiş dahi olsa çok kimsenin kendisini lâyemût

(ölümsüz) zannettiğini görürüz. Öyle ki insanın "Dağı tutsam koparırım, şunu

tutsam yerle bir ederim." dediği veya ileride diyeceği ve demesi muhtemel olan

devreleri vardır. İnsan o devrelerde hep tevehhüm-ü ebediyet ile yaşar.

Özellikle de insan, sıhhati yerindeyken ve gençlik devirlerinde büyük ölçüde

tevehhüm-ü ebediyet ile yaşar ve asla ihtiyarlayacağını, öleceğini düşünmez. Bir

gün buradan göçüp gideceğini hiç hatırına getirmez. Servet u sâmânın elinden

kayıp gideceğini hiç hesaba katmaz.

Bu duygunun üzerine dökülecek kezzap ve insandaki gafleti yok edecek şey,

"fikir ameliyesi"dir. Yani âfâkî ve enfüsî tefekkürle gözden perdeyi sıyırmak ve

hakikati görmeye çalışmaktır. Zira Allah bizim gözümüzden perdeyi açıp da çok

acı bir şekilde hakikati bize göstereceği gün gelmeden gözden perdeyi kaldırıp

hakikati görmek çok önemlidir. Kur'ân-ı Kerim'de Cenâb-ı Hak: "İşte

gözünün önünden perdeyi kaldırdık, şimdi artık gözün pek keskindir!"

Yani senin gözünden perdeyi açtık, gözün de artık pek keskin. O gün varacağın

yeri, seni endişelendiren hesap mahallini göreceksin, Rakîb ve Müheymin olan Hz.

Allah'ın senin hakkındaki hükmüne şahit olacaksın.

Evet, nasıl olsa o gün gelecek. O gün gelmeden dikkat ve tefekkürle gözden

perdeyi sıyırma ve daha şimdiden Cehen­nem'i ve Cennet'i görme, duyma ufkuna

ulaşma çok önemlidir. Ama insan nisyandan mürekkep olduğundan, biraz tefekkürden

uzaklaşınca hemen kendini ebedî yaşayacakmış gibi bir kuruntu içinde hissetmektedir.

İsterseniz küçük bir örnekle konuyu az daha açalım: Meselâ, herhangi birimiz

bir saraya girdik; orada nefsimizin bütün arzu ve iştihalarına göre hazırlanmış

her şey var. "Her şey" derken, yemek sofralarından alın da insanın bedenî

hislerini tatmin eden şeylere kadar hepsini kastediyorum. Ancak bazı emarelerle

anlıyoruz ki, bunların hepsi bize haram edilmiş ve hepsi de yasak. Binaenaleyh o

sofraların hiçbirine el uzatamayacak, o nâmahremlerin harîmine sokulamayacak ve

o memnû (yasak) meyvelerden de yiyemeyeceğiz demektir. Zira arz edildiği gibi

onların üzerlerinde "yasak" ifade veya işareti var. Bazen bu durumdaki bir

insan, nefsine mağlup olabilir.. yemekler onun midesini sulandırır ve o cazip

şeyler onun dikkatini çeker, kendisine baktırır, şehevî hisleri onu harekete

geçirerek fena şeylere doğru zorlar. O da tam bu sırada onlara elini uzatabilir.

İşte bu zat tam temayüllerinin güdümünde iken birdenbire bir perde açılıverse

ve Cehennem bütün dehşetiyle, Cennet de bütün debdebe ve ihtişamıyla onun

gözünün önünde tülleniverse, artık böyle biri her şeyin, iştihasını kabartmasına

rağmen ne o haram yemeklere elini uzatır, ne de haramlara doğru bir adım atar.

Bu itibarla diyebiliriz ki, insana fenalıkları yaptıran daha ziyade onun

gafleti, tûl-i emeli (hiç ölmeyecekmiş gibi dünyaya dalması) ve hakikati

göremeyişidir. Zannediyorum ashab-ı kiramın günahlardan uzak durmasında da işte

bu husus müessir olmuş. Bizler de eğer ameliyat-ı fikriye ile (fikrî

operasyonla) iki kere iki dört eder kat'iyetinde Cennet'in ve Cehennem'in

mevcudiyetini hep mülâhazaya alabilsek nefsimizi frenleyecek, fenalıklara

girmeyecek, daima ahireti nazara alacak ve hayatımızı her zaman ölçülü

yaşayacağız. Böyle bir ameliyeden mahrum kaldığımız zaman ise, Cennet ve

Cehennem nisyan perdesi altına gömülecek, biz de Allah'a inansak dahi, çok defa

hislerimize mağlup olacak, tûl-i emel ve tevehhüm-ü ebediyet düşüncesiyle

fenalıklara girecek ve kendimizi dünyadan kâm almaya salacağız.

Tevehhüm-ü ebediyeti aşmanın bir yolu da "rabıta-ı mevt"­tir. Zira

ölümü düşünerek dünyanın fâni olduğu mülâhazasını taşımak, tevehhüm-ü ebediyeti

delik deşik eden önemli bir yöntemdir. Ancak şu an etrafımıza bakınca görüyoruz

ki, ateş sadece düştüğü yeri yakıyor. Kimin evinde birisi ölürse ancak onlar

ölümü hatırlıyor ve bu önemli konu başkalarının umurunda bile değil. Oysa

Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) ölümü hatırlamak gerektiğini ve bunun

için de mezarları ziyaret etmenin faydalı olacağını hatırlatıyor.

Mezarları ziyaret etmek, bidayet-i İslâm'da yasak olmasına rağmen daha

sonraları Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) bunun üzerinde ısrarla

durmuştur. Çünkü mezarlıklar ve mezar taşları, bazı insanların hayatına intikal

ederek çeşitli tedailerle az uyanık gönüller için ahireti hatırlatmaktadır.

Fakat bana öyle geliyor ki gafletten dolayı gönüllerimiz ölmüş gibi.

Şimdilerde zannediyorum kimin bir yakını ölmüşse sadece o kimse ölümü kısmen

hatırlayarak tevehhüm-ü ebediyetten uzaklaşıp biraz olsun kendisine geliyor. Ben

arkadaşlara ölümü hatırda tutmak için hastaneleri ziyaret etmelerini tavsiye

ediyorum. Gitsinler, çeşitli klinikleri gezsinler, sıhhati bozulan ve ölümünü

bekleyen insanların hâline baksınlar. İhtimal böyle bir mülâhaza onların da

birer yolcu olduğunu hatırlatacak ve onlarda yol azığı duygusunu

tetikleyecektir.

Netice itibarıyla tevehhüm-ü ebediyet, bazen bir gafletten kaynaklanmakta,

gaflet ise tefekkürsüz yaşamaktan doğmaktadır. Bunu delecek önemli bir husus

"rabıta-i mevt", diğeri de ölüm ötesini rasat etme ufku sayılan hastaneler ve

hastaların halleridir. Evet, ne zaman insan, bir kısım hastalıklara, arızalara

veya mal, can, evlât konularında bir imtihana maruz kalsa işte o zaman ondaki bu

düşünce delik deşik olur.

Hâsılı, tevehhüm-ü ebediyet düşüncesini ne ile deleceksek ve bu atmosferi ne

ile parçalayacaksak parçalamamız gerekmektedir. Yoksa bu duygu bizi boğar da,

gerçek insanlık atmosferine bir türlü yükselemeyiz; yükselip Rabbimiz'in

rahmetiyle münasebete geçeceğimiz atmosferi bulamayız. Biz iki hususu hep canlı

tutmalıyız: Tefekkür ameliyesi ve rabıta-i mevt (ölümü düşünme). Bunlar aynı

zamanda ehl-i tarikat, ehl-i tasavvuf ve erbab-ı hakikatin hayatlarında

uyguladıkları hususlardır.

Not

Notlar bu cihazda saklanır. Tüm vurgu ve notlar

  1. Kâf sûresi, 50/22.
1. Kâf sûresi, 50/22.

Kaynak: Pırlanta Oku