İçeriğe geç
Letâif

Odak modu açık · Ayarlar

Prizma 7 (Zihin Harmanı) · 18. bölüm

Namazın Çekirdekleri

Namazda tesbih, tekbir, tahmid, sübhaneke, Fatiha, Ta­hiy­yat gibi hususî sûre ve terkiplerin mânâları üzerindeki tefekkür tarzımız nasıl olmalıdır?

Tekbir (Allahu Ekber), tesbih (Sübhanallah), tahmid (El­ham­dü­lillah), Fatiha

ve Tahiyyat gibi hususî cümleler, namazın çekirdeği mahiyetindedir. Aynı zamanda

bu ifadeler, kulluğun da esasatıdır.. ve bunlar, mü'minin tefekkür dünyası için

de çok önemli unsurlardır. Diğer bir ifadeyle mezkur ifadeler, mü'mi­nin tefekkürle

dolduktan sonra boşalmasını dillendiren çok mühim cümlelerdir. Ayrıca bu ifadelerden

her biri, mü'minin kâinattaki hakikatler karşısındaki hayranlığını seslendirirler.

Şimdi isterseniz icmalî (özet) olarak yaptığımız bu değerlendirmeleri biraz daha açalım:

"Namaz, mü'minin miracıdır." buyrulmuştur. Efendimiz, cismiyle ve ruhuyla semalara

çıkmış, mertebeler üstü zirvelere ulaşmış, görmesi gerekli olan şeyleri –Allah'ın

lütfuyla– görmüş ve daha sonra da geriye dönüp gelmiştir. Mü'min bu ufku, iyi konsantre

olursa her zaman hayalinde, ruhunda ve zihninde yakalayabilir ve hakikî miracın

gölgesinde izafî miracı yaşayabilir.

Hakikat-i namaza muvaffak olamamış biri olarak bunu aynıyla size intikal ettirmek

benim için çok zordur. Ancak, dayanağım, yaşayanlar; onların hissedip hissettirdikleri

çerçevede bir şeyler söylenebileceğini düşünüyorum:

İnsan, bahsini ettiğimiz bu fikrî ve ruhî miracını yaparken tekvînî (kâinata

ait) ve enfüsî (insanın iç dünyasıyla alâkalı) âyâtı müşâhede eder. Kur'ân'ın âyetleriyle

bunlar arasında münasebetler bulur. Yerde bulunduğu aynı anda, başının atmosferi

aştığını, gidip ta ötelere ulaştığını duyar gibi olur; evet insan az ruhunu dinlese,

o atmosferi her zaman yakalayabilir.

Bundan sonra karşınıza Kur'ân'ın âyetlerinin de yardımıyla rengârenk tablolar

çıkar ki, bu tablolar, sizin nefsinize karşı, nefsinizden münbais olabileceği gibi

kâinattan doğma tablolar da olabilir.. ve siz bu tabloların her birinde ne rengârenk

şeylerle karşı karşıya kalırsınız! Aslında topyekün kâinat, eşya ve insan vücudunda,

insanla kâinat arasındaki münasebetlerde öyle bir armoni, öyle bir âhenk vardır ki, dahası olamaz.

İşte böyle bir manzara karşısında siz, "Buna karışan başka el olamaz, bu nizam

ve âhengin arkasında sadece Allah var.!" der ve takdis makamında, iliklerinize kadar

duyarak, "Süb­hanallah!" sözleriyle haykırırsınız. Tekbiri alır almaz, "Süb­hanekallâhümme

ve bihamdik" diyerek, hamd ü tesbihi beraber yâd edip, "Bize onu duyurduğundan dolayı

Sana hamd olsun. Seni tesbih u takdis ve ilan ederiz ki, Sen varsın, şerikin yok

ve Sen münezzeh ve mukaddessin!.." dersiniz.

Bunlar gönlün sesi ve solukları olarak çevrede tınladıkça insan kendini vecd ü istiğrak zemzemesi içinde sanır.

Bazen bu derin mülâhazaları, kâinatta o baş döndürücü hâdiselerin duyulması takip eder. Bu konuda bir ilim adamı şunları söyler:

"Şu güneş sisteminin başka bir güneş sistemiyle çarpışması veya güneş sisteminde

bir gezegenin başka bir gezegenle vuruşması, bir denizde akıp giden bir vapurun

başka bir denizde yüzen herhangi bir vapurla çarpışma ihtimali söz konusu olmadığı

gibi şu koca kâinatta da öyle müthiş bir âhenk var ki, hiçbir gezegen veya gök cismi

bir diğeriyle çarpışması kat'iyen bahis mevzuu değildir."

Evet, insan kâinattaki bu muhteşem nizam ve intizam, tedbir ve tedviri gördüğünde,

"Bu ne müthiş, ne büyük bir kuvvet eseridir!" demekten kendini alamaz. Arkasından

bir kere daha tefekkürle derin bir soluk almak için "Allahu Ekber" der iki büklüm

olur. Durumuna göre ve tilâvet ettiği âyetlere bağlı olarak, Cenâb-ı Hakk'ın gökten

ve yerden indirdiği ve bitirdiği nimetleri düşünür, hamd ü senâ hisleriyle köpürür;

verilen şeyleri, verileceklerin referansı sayar sevinir; duygu ve düşünceleri itibarıyla

hep O'na doğru yol alıyor gibi bir ruh hâletiyle gürler ve tilâvet ettiği kelimelerle

duyuş ve sezişleri arasında münasebetler kurar ve hislerini namazın münasip bir

rüknünde ona uygun "kelimât-ı tayyibe" ile seslendirir ve daha da derinleşerek seyahatini devam ettirir.

Evet, namazın içinde çokça zikredilen Sübhanallah, El­ham­dülillah ve Allahu

Ekber gibi mukaddes kelimeler, bir bakıma kulluğun sesi-soluğu, miraç hakikatinin

farklı fasıllarının işaretleridir.

Biz, Cenâb-ı Hakk'ın karşısında kulluğumuzu icra ederken bütün müşâhede, duyuş

ve hissedişlerimizi tesbih, tahmid, tekbir şeklinde dile getiririz. Vermiş olduğu

maddî-mânevî, cismanî ve ruhanî bütün nimetlerine karşı "Elhamdülillah"; hiçbir

şekilde şerikinin bulunmaması karşısında tesbih sadedinde "Sübhanallah"; küçüklüğümüzü

teslim, O'nun büyüklüğünü ilan sadedinde "Allahu Ekber" diyerek umum rubûbiyetine

karşı küllî bir ubûdiyette (kullukta) bulunmaya çalışırız.

Fatiha sûresi, Kur'ân'ın hulâsası ve özüdür. Bütün Kur'ân­da­ki hakikatleri,

mücmel (özet) olarak Fatiha'da görmek mümkündür. Binaenaleyh biz orada, yerinde

Cenâb‑ı Hakk'ın azametini görüp dehşete kapılarak "Büyüksün Allahım!" mânâsına "Allahu

Ekber!" deriz; yerinde Cennet'in nimetleri içinde yüzüyor gibi olur ve o nimetlere

bizi ulaştıracak vesileler içinde bulunduğumuzu hisseder, Allah'ın lütfuyla bir

mânevî merdivende yükseltildiğimizi görerek –aynı şeyler oruç, zekât, hac gibi hususlarda

da söz konusudur– "Elhamdülillah" deriz. Yerinde, "Bütün bunları, kâinat ve dünya-ukbâ

münasebetini hazırlayan Allah'tır." diyerek, yâd ederiz ki, câmi bir icmalle bunların hepsi Fâtiha'da mündemiçtir.

Tahiyyata gelince, o daha net olarak bize miracı hatırlatır. Miraç, Efendimiz'in

(sallallâhu aleyhi ve sellem) Allah'a olan kulluğu ve tabir-i diğerle kendisinden

istenen kulluğu çok geride bırakıp evc-i kemale çıkmasının ifadesidir. Evet, Cenâb‑ı

Hak, Efendimiz'e (sallallâhu aleyhi ve sellem) kulluk adına bir kapı aralamış ve

geçiş adabına uygun oradan geçmesini istemiştir. Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve

sellem) hiç kimseye müyesser olmayacak şekilde "İki yay arası kadar, hatta daha

da yakın..." (Necm sûresi, 53/9) ile işaret edilen bir derinlik ve mükemmeliyet içinde o kapıdan geçmiştir.

İşte miraç, Efendimiz'in (sallallâhu aleyhi ve sellem) peygamberliğinin semeresi

değildir; o, O'nun kulluğunun neticesidir. Miraç, en zor şartlar altında dahi kulluğundan

fedakârlıkta bulunmayan Efendimiz'in (sallallâhu aleyhi ve sellem), insanların kendisine

bütün bütün sırtlarını döndüğü, sebeplerin bir bir sukut ettiği bir dönemde sırr-ı

vahidiyet içinde nur‑u ehadiyetin tecellî etmesinden ibarettir.

Kureyş'in, "Bunlara kız alıp vermeyeceksiniz.. çarşıda, pazarda bir şey satmayacaksınız.

Her türlü ilişkinizi keseceksiniz.. ta bütün Hâşim oymağı Şi'b-i Ebî Talib'de mahvoluncaya

dek…" dedikleri bir uğursuz dönemde, yani zâhiren hiçbir esbabın görünmediği anda

Allah Teâlâ, Efendimiz'in (sallallâhu aleyhi ve sellem) kalbini taltif etmek ve

kırılan onurunu tamir etmek için O'nu özel katına yükseltmişti.

Bu dönem aynı zamanda, onca olumsuzlukların yanında Efendimiz'in (sallallâhu

aleyhi ve sellem) iki büyük musibete maruz kaldığı dönemdi. Bunlardan biri Ebû Talib'in

vefatı, diğeri biricik zevcesi Haticetü'l-Kübrâ'yı kaybetmesiydi. Cenâb-ı Hak, O'nun

bu yaralarının tedavisi için, "Herkese ve her şeye rağmen, bütün dünyalara bedel

Ben varım!" diyerek Efendimiz'i miraçla taçlandırmış ve tesliyede bulunmuştur.

O'nun bütün namazları, niyazları, oruçları ve çileleri; namazın, niyazın, orucun

mânâsını halka anlatmaları, anlatıp bütün bunları birer merdiven yapmaları, O'nun

(sallallâhu aleyhi ve sellem) miraca yükselmesine vesile olmuştu. Böyle bir şeref,

Efendimiz'den (sallallâhu aleyhi ve sellem) başka ikinci bir peygambere nasip olmamıştır.

Her nebi kendi ruhunda, belki perispirisi ile Allah'ın huzuruna çıkmış, kurb-u huzura

müşerref olarak iltifat görmüştür ama, bütün gökleri ve Cennetleri bilemediğimiz

keyfiyetleriyle temâşâ ikramı sadece Allah Resûlü'ne müyesser olmuştur.

İşte bizler de böyle kadri yüce, civanmert bir Nebi'nin arkasında bulunmanın

mazhariyetiyle, namaz sayesinde o miracı duymaya çalışıyoruz.

Buraya kadar anlatılanlar, ne namazın mücmel bir hulâsası, ne de onun çekirdeği

olan "Sübhanallah", "Elhamdülillah" ve "Allahu Ekber"i kamet-i kıymetlerine göre

anlatmaktır. "Herkes kendi seciye ve ka­rakterine göre davranır." (İsrâ sûresi,

17/84) âyetinde ifade edildiği gibi herkes hâline göre iş yapar ve hâline göre konuşur.

Ben de yıkık, dökük ve perişan hâlime göre, o en yüce hakikatleri anlatmaya çalıştım.

Seyyiatım perde değilse, temiz gönüller, bu bulanık şeylerin arkasında, ger­çekten

dupduru olan namaz hakikatini duyabilirler.

Rabbim, "Hammâdûn" ümmetinden olan bizleri, Ah­med‑i Mahmud olan Efendimiz'in (aleyhissalâtü vesselâm), ha­dis­lerinin ifadesiyle orada "Livâü'l-Hamd" isimli sancağı altında toplanmak ve hamd etmek; burada "Hamdolsun bizi bu Cennet'e eriştiren Allah'a! Eğer Allah bizi muvaffak kılmasaydı kendiliğimizden biz buna yol bulamazdık."(A'râf sûresi, 7/43) âyetini okuyarak, ahirette de, Livâü'l-Hamd altında toplandığımız zaman, "Rabbimizden beklenen buydu. Sultanımıza yakışan da budur!" demek lütfuyla bizleri lütuflandırsın. Dünya ve ukbâda bizi maiyyet-i ilâhiye ile serfiraz eylesin!..

Not

Notlar bu cihazda saklanır. Tüm vurgu ve notlar

Kaynak: Pırlanta Oku