İçeriğe geç
Letâif

Odak modu açık · Ayarlar

Prizma 7 (Zihin Harmanı) · 20. bölüm

Kabiliyetleri Allah Yolunda Kullanma

Allah'ın kendilerine ifade ve beyan kabiliyeti lütfettiği büyüklerimizin, iş sahalarını genişletmeleri dolayısıyla kudsî iman ve Kur'ân hizmetini yavaşlatmaları kendilerini huzur-u ilâhîde mesul eder mi? Yoksa bu maharetli insanlar sadece maddî yardım yapmakla mesuliyetten kurtulurlar mı?

Cenâb-ı Hakk'ın her lütfu, kendi cinsinden bir vazife adına insana verilmiş bir

imkândır. Meselâ, sıhhat Allah tarafından bahşedilmiş büyük bir nimettir. İnsan,

bu sıhhat nimetini hem oruç tutarak hem namaz kılarak hem de cihad ederek Allah

yolunda kullanmalıdır ki, o sıhhat lütfuna karşı şükrünü eda edebilmiş olsun. İnsan,

böyle bir şükrü eda ederse, Cenâb-ı Hak da o bedeni ahirette, arızasız hem de bâki

bir surette ve bütün duyguları inkişaf etmiş olarak yeniden ona iade eder.

İnsanın aklı da Allah'ın önemli bir nimeti ve lütfudur. Eğer o aklın ufku vahyin

ışıklarıyla aydınlanmış ve o sayede isabetsiz kararlardan uzaklaşmış ve her kararı

sırat-ı müstakîm çizgisinde verebiliyorsa; artık bu akıl bir mânâda ilham kaynağı

demektir. Yani insan, akıl nimetini yerinde kullanıyor ve onunla hak adına, bâtıla

saplanmış kimseleri ikna edip Hakk'ı tanıttırıyorsa o, aklın hakkını veriyor demektir.

Aksine aklı sadece, akl‑ı meaş olarak yalnızca dünyevî işlerde kullanıyor, onun

hakkını vermiyorsa, o nimete karşı nankörlük yapıyor demektir.

Cenâb-ı Hakk'ın insanlara verdiği en büyük lütuflardan biri de beyan kuvvetidir.

Öyle ki bunun anlatıldığı sûre Rahmân ismiyle başlamaktadır. Rahmân'ın, İsm-i A'zam'dan

olduğuna dair kuvvetli rivayetler var. Cenâb-ı Hakk'ın Rah­mâni­yeti­nin, yani çok

geniş dairede rızık vermesinin, varlığı lütuflarıyla perverde etmesinin tezahürlerinden

biri de insana beyan kuvveti lütfetmesidir.

İnsan, ancak beyan sayesinde içinde tecellî eden şeyleri ifade edebilir ve beyan

sayesinde Cenâb-ı Hakk'a muhatap olur; olur da Allah'ın sözünü anlar ve aynı zamanda

kendi maksadını O'na açabilir. Allah (celle celâluhu) da ona; "Gel, Benim için namaz

kıl, huzurumda eğil." der, o da gider kemerbeste-i ubûdiyet içinde "Elhamdülillah"

deyip O'nun huzurunda durur. Bu, bir mânâda Allah'ı anlama ve O'nunla konuşmadır.

Tâbiînden bir zat diyor ki: "Kur'ân okuyan bir kimse, ben Allah ile konuştum derse,

yalan söylemiş olmaz." Bu açıdan "Elhamdülillah" diyen Allah ile konuşmuş sayılır

ki, böyle bir konuşma da ancak beyan nimetiyle gerçekleşmektedir.

İnsan namazda, "Sen Rahmân u Rahîmsin; bana evvelâ idrak sonra da bu idraki

hiç olmazsa beyanla ortaya koymak için kabiliyet ve istidat verdin. Bu, Senin Rahmâniyetinin

tecellîsidir. Sen kıyamet gününün Sahibisin; ben de Senin emirlerin çerçevesinde

şimdiden o güne göre hazırlanıyorum." dedikten sonra doğrudan doğruya Cenâb-ı

Hakk'ı muhatap alıyor ve "Kulluğumu yalnız Sana yapıyorum ve bu kulluk yükünün

altında ezilmemek için de yardımı sadece Senden istiyorum." diyerek konuşmasına devam ediyor.

Böyle diyen bir insan, çok şerefli bir pâye ve makama yükselmiş sayılır; ne var

ki, çoğu insan ihtimal bunu hiç düşünmüyor. Bir insan gidip bir devlet başkanına

muhatap olsa ve onunla bir iki laf etse her yerde bu konuşmayı anlatır; her ortamda

bir girizgâh bulup o konuşmadan söz eder. Bir devlet başkanıyla bile konuşma bu

kadar önemli görülüp anlatılıyorsa, Allah'ın huzurunda O'na muhatap olma imtiyazının

ne demek olduğu derin derin düşünülmelidir.

Buhârî ve Müslim'in ittifakla rivayet ettikleri bir kudsî hadis-i şerifte:

"Ben namazdaki kıraati kulumla Kendi aramda bölüştüm, yarısı Bana ait, yarısı da

ona; ve kuluma istediği verilecektir: Kul:

اَلْحَمْدُ لِلّٰهِ

رَبِّ الْعَالَم۪ينَ "Bütün hamdler, övgüler âlemlerin Rabbi Allah'a aittir."

deyince, Azîz ve Celîl olan Allah: "Kulum Bana hamdetti!" der.

اَلرَّحْمٰنِ الرَّحِيمِ deyince, Allah: "Kulum Bana senâda bulundu." ferman

eder. مَالِكِ

يَوْمِ الدِّينِ "O, din gününün, hesap gününün tek hâkimidir." deyince,

Allah: "Kulum Beni tebcil ve tazîz etti (büyükledi)." buyurur.

إِيَّاكَ نَعْبُدُ وَإِيَّاكَ نَسْتَعِينُ "Yalnız Sana ibadet eder, yalnız

Senden medet umarız." deyince, Allah: "Bu, Benimle kulum arasında bir taahhüttür.

Kuluma istediğini verdim." iltifatında bulunur.اِهْدِنَا الصِّرَاطَ

الْمُسْتَقِيمَ صِرَاطَ الَّذِينَ أَنْعَمْتَ عَلَيْهِمْ غَيْرِ الْمَغْضُوبِ عَلَيْهِمْ

وَلاَ الضَّالِّينَ "Bizi doğru yola sevket, o yol ki kendilerine nimet

verdiğin kimselerin yoludur, gazaba uğrayanların ve dalâlete düşenlerin değil."

dediği zaman da Allah: "Bu, kuluma aittir ve ona istediği verilmiştir." buyrulmak

suretiyle Fatiha'nın, kul ile Allah arasında taksim edildiği, sözlerin bazısı kul

tarafından söylenirken Allah'ın kulunu muhatap alıp ona cevap verdiği anlatılır

ki, bu bir mânâda Allah'la konuşmadan başka bir şey değildir.

Binaenaleyh beyan, Allah'ın insana çok büyük lütuflarındandır ve mutlaka hakkı

eda edilmelidir. Beyanın en önemli hakkı, insanı beyanla şereflendiren Allah'ı anlatmaktır..

evet insan, kendisine beyan kabiliyetini veren Rabbini tıpkı bir dellal gibi gezdiği

her yerde anlatmak zorundadır. Bir dellala üç-beş kuruş verirler, o da pazarın her

yerinde sabahtan akşama kadar dolaşır durur ve ona söylenen beş kuruşluk malı anlatır.

Pazarlamacılar da aynı şeyi yaparlar; evlere gider, insanlara yüzsuyu döker ve mallarını

pazarlamak isterler. Sonuçta satacakları iki tencere ve birkaç tabaktır. Aynı şekilde

bizler de, bize, çok kolaylıkla yapılan işlere karşılık Cennetini verecek, Cemalini

görmeye lâyık hâle getirecek ve gösterecek olan bir Sultanı, bize lütfettiği beyanın

hakkını eda ederek anlatma konumundayız. Eğer bir gün yeryüzünde anlatılacak kimse

kalmazsa, göklere merdiven dayayarak oradaki cinlere ve ifritlere de O'nu anlatma

heyecanını yaşama sorumluluğu altında bulunmaktayız. Bir hak dostunun dediği gibi,

zindanlara hapsetseler, orada kimse bulunmasa; onu ifritlere, zebanîlere anlatmaya

çalışacak ve vefa borcumuzu eda edeceğiz.

Konu, Cenâb-ı Hak insana nasıl bir lütufta bulunmuşsa, O'nun zâtına karşı o lütfu

değerlendirmekle mukabelede bulunma meselesiydi. Evet, ancak bu şekilde mukabelede

bulunulursa o lütfun şükrü eda edilmiş olur. Cenâb-ı Hak da o lütfunu burada ve

öteki âlemde devam ettirir. Aksine, Allah'ın kendisine mal verdiği insan sadece

o malın hakkını verse de, aklın, beyanın ve sıhhatinin hakkını vermediği takdirde,

nankörlük yapmış olur. Eğer bir insan konuşamıyorsa, kalemi vardır. Böyle biri de

kaleminin hakkını vermese; bir diğeri iyi düşünür ve fevkalâde fikrî kabiliyeti

vardır, o da bunun hakkını vermezse, bu kimseler haksızlık yapmış ve Allah'a karşı

nankörlük etmiş olurlar. Herkes, Cenâb-ı Hak, kendisine ne vermişse, o nispette

bunlarla O'nun yolunda olmalı ve O'nu anlatmalıdır.

Bir bişaret olarak şunu da söyleyebilirim: Bir insan diğer lütuflarla alâkalı

bir şükür vazifesi yapmıyor da, sadece malî durumu müsait olduğundan malıyla yardım

yapıyorsa, o da kendisine düşen vazifenin hiç olmazsa büyük bir bölümünü yerine

getirmiş sayılır. Zekâtın dışında yardımlarda bulunuyorsa ki, malla yardım etmek

ciddî bir fedakârlık, hasbîlik ve diğergâmlıktır ve bu çerçevede de Allah için vermenin

fazileti çok büyüktür; hatta Efendimiz hadiste, "Cömertlik bir ağaç gibidir.

Kökü Cennet'te, dalları ise dünyaya sarkmıştır. Her kim, o ağacın altında yaşar

ve cömertçe davranırsa, er-geç o ağacın dallarından birine tutunur ve o ağacın kökünün

bulunduğu Cennet'e yükselir." buyururlar. Bundan da anlaşılıyor ki, cömert bir

insan, fâsık da olsa –inşâallah– sonunda Cennet'e girer. Yani bir insan, Allah'ı

inkâr etmiyor, ama günahlara giriyor. Eğer cömertse, Cennet'e girer, deniyor.

"Cimri, Cehennem'e daha yakındır." buyurarak cimri adam için de tehditkâr bir

ifade kullanıyor Efendimiz. Bu itibarla diyebiliriz ki, cömertlik Allah'ın sıfatı

olması itibarıyla, Allah, kendi ahlâkı ile ahlâklanan bir insanı Cehennem'e koymaz.

Sıfatlar çok mühimdir; insanlar Allah'ın kendilerine lütfettiği sıfatların hakkını

mutlaka eda etmelidirler. Şöyle ki: İşler hep Cenâb-ı Hakk'ın lütuflarına göre ayarlanmalı,

dünya işleri de unutulup ihmale uğramamalı; mü'minler kendi memleketlerinde ticarî

ve iktisadî hayatta kâfirlerin esiri ve zebunu olmamalıdırlar. Bu, İslâm'ın haysiyeti

adına, önemli bir tavırdır. Kur'ân'dan anladığımıza göre Allah, kâfirlerin, mü'minler

üzerinde sulta kurmasından hoşlanmaz.

Mü'min, her zaman dünyanın neresinde bulunursa bulunsun, kendi devrinde yaşayan

insanların önünde olmalıdır. O bunu yapacak ve hep öne yürüyecektir; bunu yaparken

de hayatını tanzim edip düzene koyarak Allah'a ait hakları da ihmal etmeyecektir.

Elhâsıl, mü'min, Allah'ın kendisine bahşettiği bütün kabiliyetleri O'nun yolunda

kullanmalıdır; kullanmalıdır ki, bu kabiliyet ve nimetlerin hakkını eda etmiş olsun.

Not

Notlar bu cihazda saklanır. Tüm vurgu ve notlar

  1. Bkz.: Nisâ sûresi, 4/141.
1. Bkz.: Nisâ sûresi, 4/141.

Kaynak: Pırlanta Oku