m. Eşitliğin Kadın-Erkek Buudu
Eşitliği, ütopya yazarlarının tersim ettiği üstûrelerde, anlattıkları masallarda aramak yanlıştır. Ne silah zoruyla ne de kaba kuvvetle müsavat meydana getirilemez. İnsanlar gönül duruluğuna erdiği zaman o kendi kendine gerçekleşir. O, önce Arş-ı Âzam'ın küçük bir fihristi olan insan vicdanında mâkes bulur, oradan da hayat-ı içtimaiyeye akseder ve gider toplumda billûrlaşır.
Allah'ın (celle celâluhu) beyanı, Resûl-i Ekrem'in (sallallâhu aleyhi ve sellem) tebliği ile Müslümanların hayatında pratik mânâda tatbik gören ve yaşanan müsavat da işte budur. Müslümanların 15 asır evvel ulaştıkları bu noktayı Batılının bugün bile yakalamış olduğu söylenemez.
Bizim bir kısım safdil aydınlarımız ve yarım okumuş zavallı düşünürlerimiz ise, her şey Batıdan geliyor zannederek, ellerindeki bütün cevherleri atmak suretiyle Batının bir kısım eracifine, temelsiz düşüncelerine talip oldular. Hâlbuki onların ve bütün insanlığın aradığını, İslâm tam 15 asır evvel gerçekleştirmişti.
Aynı zamanda İslâm'ın getirdiği, mutlak bir müsavattı. Evet, başka sistemlerin akıl ve hayallerine gelmeyen kadın-erkek arasındaki müsavatı da, en ideal ölçüleriyle, yine İslâm getirip yerleştirmiştir. Meseleye bir de bu yönden bakılacak olursa, İslâm'ın müsavat prensibindeki derinlik daha iyi anlaşılıp idrak edilecektir.
Kur'ân, Hz. Âdem'in yanında Hz. Havva'ya da yer vermiş; âdeta her ikisini bir elmanın iki parçası olarak kabul etmişti.
"Ey insanlar! Sizi bir tek nefisten yaratan, ondan da eşini var eden ve ikisinden pek çok erkek ve kadın meydana getiren Rabbiniz'e hürmetsizlikten sakının!" (Nisâ sûresi, 4/1) âyeti dahi bu ifademizi ispata yeterlidir.
Hâlbuki Kur'ân'da bu mânâyı ifade eden daha nice âyetler var...
Kur'ân bunu 15 asır evvel anlatıyordu. Ama, binlerce sene evvel gelen ilâhî mesaj da bundan farklı değildi. Hz. İbrahim ve Hz. Nuh'a gelen vahiy de bu hakikati anlatıyordu. Kadın, erkeğin bir parçasıdır ve ondan ayrı düşünülemez. Ne var ki, biz bu hakikati de Kur'ân'dan öğrendik ve kadının nasıl muallâ bir mevkie yükseltildiğini Kur'ân'la müşâhede ettik.
ma. Cennet, Anaların Ayakları Altındadır
Fransız İhtilali'nden sonra Bastil serserilerinin ortaya atıp münakaşasını yaptıkları mevzulardan biri de kadın haklarıdır. O devirde kadının ruhunun olup olmadığı, insan mı yoksa şeytan mı olduğunun tartışması yapılıyordu. Yirminci asırda da konuşulanlar aynı şeyler…
Hâlbuki 15 asır evvel İslâmiyet tarafından kadının elinden tutulmuş, erkeğin yanına çıkarılmış ve ona lâyık olduğu en muallâ mevki verilmiştir.
Bakın, sahabi, Allah Resûlü'nün huzuruna geliyor ve soruyor: "Benim iyiliğime en lâyık olan kimdir?" Allah Resûlü, "Annen!" cevabını veriyor. O, bu sorusunu üç kere tekrar ediyor ve hepsinde aynı cevabı alıyor. Dördüncüde ise Allah Resûlü, "Baban!" buyuruyordu.
Kadın o dönemde o kadar büyüyordu ki, Hz. Ebû Bekir Resûl-i Ekrem'in zevcelerinden biri olan kendi öz kızı Âişe'ye "Anam" diye hitap ediyordu. Efendimiz de, "Cennet, anaların ayaklarının altındadır." buyuruyordu.
Evet, seni yetiştiren ananın ayağının altına yüzünü sürebilir ve onu hoşnut edebilirsen, rahmetinden ümit edilir ki, Allah o yüze Cehennem'i göstermez. Evden ayrılırken ve eve döndüğünde, ananın buruşmuş ayaklarına dudaklarını sür, duasını almaya çalış ki, fert, cemiyet ve millet olarak mutlu olmanın yolu bundan geçer.
Ana deyip geçme; yerinde o seni sırtında taşır; an olur ve dem gelir, silah kullanmasını da bilir; gerekirse silahını omuzuna alır ve Palandöken'e tırmanıverir. Kurt Paşa'nın ordularının bozulduğu yerde, Rus ordularına karşı savaşır; ırz, namus ve evlâdını korumasını da bilir.
Siz, kaideler üzerinde âbideler yaparsınız. Sizin o âbideleriniz, onun ayağının altında toz bile olamaz. İslâm, ananın âbidesini kurbet zirvelerinde çoktan kurmuştur. İslâm sayesinde ana o kadar yükseltilmiştir ki, sadece Allah'a karşı eğilmesi gereken baş, bir de ananın ayakları için eğilmiş ve "Cennet, anaların ayakları altındadır." denilmiştir.
Arş, Cennet'in tavanıdır. Ananın ayağı ise, Cennet'in üst katındadır; zira, fâniler arasında en muazzez varlıktır ana. O, yeryüzünde dolaşırken gökteki bir baştır ve bütün başlar onun ayaklarının altındadır. Onun pabucunun tozu, gözlere sürme kadar aziz ve ayaklarına sürülen yüzler, Arş eşiğindeki başlar kadar yücedir.
Ana inleyen bir varlıktır. Bütün bir hayat boyu inleyen ve sızlayan... Onun analığı evlâtla kaimdir; "Anam!" diyen bir evlâtla.. evlât olmayınca ana ana değildir. Bilmem ki, anaya "Anam!" demeyen evlâda ne demeli? Ananın emeli bir evlât, bazen de başka bir şeydir; mânâ gibi, ruh gibi, ideal gibi bir şey...
Ana vardır, dünyaya getireceği yavruyu Hak yoluna adar. Ana vardır, bir yavru ister; ama elde edemeden inkisar içinde gider. Ana vardır, izah edemeyeceği yavrunun hesabıyla iki büklüm olur ve "Keşke daha önce ölüp de unutulup gitseydim!" (Meryem sûresi, 19/23) der. Ana vardır, evlâdıyla derbeder ve bednâm olur, adı kötüye çıkar. Ana vardır, Firavunun otağında bir milletin gözdesidir. Ana vardır, peygamber evinde şeytanın bendesi; ana vardır, sessiz, belirsiz ve meçhuldür; fakat güller, çemenler yetiştirir. Ana vardır, destanlara sığmaz; ama zihinlerde, sinelerde ve hislerdedir. Ana vardır, kâğıttadır, kalemdedir, romandadır...
Toprak tohuma, kaynak çağlayana, Havva insanoğluna anadır. Meryem bir ruha (İsa), Âmine bütün bir hakikate, varlığın sırrına, sırların özüne...
İyisi de vardır, kötüsü de ananın... İyisine canlar feda! Ya kötüsüne, tali'sizine ne demeli? Evlâdını güldürmemişe ve evlâdından yana gülmemişe, gün yüzü görmemişe...
Ana-evlât, iki vücut bir ruh. Evlât, ananın vücudundan bir parça. Kucaklarda dilrubâ, emekleyen yumurcak.. bazen de birbirini takip eden ayrılışlarla ana için sineyi yakan bir kor, kalbe saplanan bir mızrak olur. Gelişme dönemi, tahsil hayatı, askerlik veya gelinlik çağı... hepsi birer hicran demidir.
Evet, bunların her biri, ananın yüreğini ağzına getiren bir ızdırap dönemecidir. Ana, her zikzakta bir sürü gözyaşı döker; yavrusunun okuma ayrılığına, izdivaç ayrılığına ve askerliğine...
O, daima ağlar, daima bir buhurdan gibi tüter. Teselli bulup durduğu olduğu gibi, sel sel olan gözlerinin yaşında boğulduğu da olur. O, mukaddeslerine, vatanına, namusuna kurban verdiği yavrusunu Hakk'a sunulmuş armağan sayar ve teselli olur. Bir hiç uğruna ölene gelince, işte burada ananın dili tutulur.
Ana, beşikteki yavrusuna ninni söylerken, küffâra karşı şehit olan evlâdına da koşmalar dizer; dizer ve onlarla avunur:
Burası Yemen'dir,
Gülü çemendir,
Giden gelmiyor
Aceb nedendir.
Aceb nedendir.
Gözlerde şehit silueti, kulaklarda Cennet ırmakları gibi onun sesi, sızlanışı:
Küffâr Kırım'ı aldı anam,
Düşman yurduma daldı anam,
Irzım pâyimâl oldu anam,
Ben oraya giderim.
Oraya gider ama, Kırım'da küffâra iltihak eden, Plevne'yi unutup Tuna'da tenezzühe çıkan da vardır. İşte ananın belini büken bunlardır. Düşmanına dost, dostuna düşman evlât. Ne desin ana bu girift bilmeceye.
Bu durumda bize: "Vay benim tali'siz anam! Kalbi rahatsız anam! Dizine vurup saçını yolan anam! Kim etti bunları sana? Kim kıydı kalbinin semeresine, gözünün nuruna? Kıralım o elleri. Su serpelim ateşine." demek düşer.. ve şunları söylemenin zamanıdır sanırım:
"Artık ağlama anam! Gözyaşlarından meydana gelen bulutlara bak, ta Arş'a kadar yükseldi. Bak, şimdi orada şimşekler, burada rüşeymler, dağınık kâkülünü düzeltmen için sana gamze çakıyorlar. Şimdilerde hepimiz senin feryadına koşuyoruz. Dudağımızda kurtuluş nağmesi, elimizde Yusuf'un gömleği, çîn-i cebînine (çatık kaşına) ve yaşaran gözlerine sevinç müjdesiyle karşındayız. Sessiz infiallerin ve asırlık ızdırapların dinsin artık. Bak, başımız Cennetlere merdiven o mübarek ayaklarının altında...
mb. Kadın Muallâ Mevkiini İslâm'da Bulmuştur
İslâm'ın kadına verdiği değer ve ona tanıdığı müsavat hakkı sadece analığı yönüyle değildir. İslâm'da kadın, aynen erkek gibi cemiyetin bir parçası olarak kabul edilir. Birçok noktada onun da görüşü alınır ve kendisiyle istişare edilir.
Bunun pratikte en güzel örneğini yine Fahr-i Kâinat Efendimiz'de görürüz. O ki, vahiy ile müeyyet Nebiler Sultanı'dır. Önüne gelen bütün problemlerin çözümü doğrudan doğruya Arş-ı Âzam'dan halledilmiş ve çözemediği hiçbir problem, halledemediği hiçbir mesele kalmamıştır.
Bernard Shaw, "Yığın yığın müşküllerin üst üste çözüm beklediği günümüzde, bir kahve içme kolaylığı içinde müşkülleri çözen Hz. Muhammed'e ne kadar muhtaç bulunuyoruz." derken ne kadar haklıdır!
Evet, üst üste yığılmış müşküller, problemler çözüm bekliyor. Yağdan kıl çeker gibi müşkülleri çözüveren O Fahr-i Kâinat Efendimiz mübarek nazarıyla bir kere bakıverse, yani şahs-ı mânevînin teşekkülü ile o büyük mânâ ve ruhtan istimdat edenler arz-ı dîdâr ediverse, insanlığın içinde bulunduğu bütün müşküller âdeta kendi kendine çözülüverecek ve yollar gidip düzlüğe erecektir. İşte Fahr-i Kâinat Efendimiz budur.
Bununla beraber O, çok defa hanımlarıyla oturur, bir arkadaş gibi onlarla bazı meselelerin müzakeresini yapardı. Vahiy ile müeyyet olan O zâtın (sallallâhu aleyhi ve sellem) böyle bir şeye ihtiyacı yoktu ama, ümmetine bir şey öğretmek istiyordu: Kadın, o güne kadar olduğundan çok farklı bir yere oturtulacaktı ve işte O, bu önemli vazifeyi bilfiil temsil ediyor ve gösteriyordu.
Hudeybiye anlaşması Müslümanlara çok ağır gelmişti. Öyle ki, herkes öldüren bir gerginlik içine girmişti. Bu arada Allah Resûlü, kendisiyle umreye gelenlere, kurbanlarını kesmelerini ve ihramdan çıkmalarını emretmişti. Ancak sahabe, acaba verilen kararda bir değişiklik olur mu diye, meseleyi biraz ağırdan alıyordu. Allah Resûlü, emrini bir kere daha tekrarladı. Ancak, sahabedeki o ümitli bekleyiş tavrı değişmedi.
Aslında bu ağırdan alma, Allah Resûlü'ne karşı asla bir muhalefet değildi; sadece başka bir alternatifin olup olmadığını öğrenmekti. Zira Kâbe'yi tavaf etmek üzere yola çıkmışlardı ve bu mülâhaza ile Hudeybiye anlaşmasındaki şartlarda bir değişiklik beklentisi içinde bulunuyorlardı.
İki Cihan Serveri, sahabedeki bu durumu sezince hemen çadırına girdi ve hanımı Ümmü Seleme Validemiz'le iştişarede bulundu. Bu ufku geniş kadın, istişarenin hakkını vermek için fikrini beyan etti. Çünkü o da biliyordu ki Allah Resûlü onun diyeceklerine muhtaç değildi. Ne ki, Allah Resûlü böyle bir istişare ile bize içtimaî bir ders veriyordu.
Validemiz, Allah Resûlü'ne şu mealde sözler söyledi: "Yâ Resûlallah! Emrini bir daha tekrar etme. Belki muhalefet eder ve mahvolurlar. Fakat sen, kendi kurbanlarını kes ve onlara bir şey demeden ihramdan çık. Onlar verdiğin emrin kesinliğini anlayınca, ister istemez sana itaat edeceklerdir."
Allah Resûlü de zaten böyle düşünüyordu. Hemen bıçağını eline aldı ve çadırından çıkarak kendine ait kurbanları kesmeye başladı. O daha birkaç kurban kesmişti ki, sahabe de kendi kurbanlarını kesmeye koyuldu. Çünkü artık verilen karardan dönüş olmadığını anlamışlardı.
Şimdi acaba hangimiz, kadınlara bu denli değer veriyoruz? Bir aile reisi olarak kaç kişi aile hayatında hanımıyla istişareye yer vermektedir? İslâm'ın kadını esir ettiğini söyleyen bütün şom ağızların kulakları çınlasın! Acaba O Zât'ın asırlar evvel yapıp ortaya koyduğu bu harika icraatın, aradan bu kadar zaman geçmiş olmasına rağmen onda birini yapabiliyorlar mı?
mc. Kadın Bir Bütünün Yarısıdır
Kadın haklarını müdafaa edenlerin düşüncelerinde bile kadın hâlâ ikinci dereceden bir varlık olmaktan kurtulmuş değildir. Oysa biz, kadına bir vâhidin yarısı nazarıyla bakıyoruz. O, öyle bir bütünün parçasıdır ki, diğer parçanın işe yaraması için onun mevcudiyeti şarttır. Öyleki, bu parçalardan her biri, diğerinin gerçek değerini bulması bakımından önemli bir esastır. Elverir ki, Allah'ın (celle celâluhu) vaz'ettiği ölçülere riayet edilsin ve denge için yaratılan bir şey dengenin aleyhinde istismar edilmesin...
Ayrıca, Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) hareketleriyle kadınlara karşı lütufkâr davrandığı gibi, sözleriyle de hep bu şekilde davranmayı teşvik etmiştir. O (sallallâhu aleyhi ve sellem) bir hadislerinde şöyle buyururlar: "Mü'minlerin iman bakımından en kusursuzu, ahlâkı en güzel olanıdır. Ahlâkı en güzel olanınız da, kadınlarınıza en güzel davrananınızdır."
Evet, ahlâk ile insan öyle ulaşılmaz zirveleri tutar, öyle insanî semalara yükselir ki, hiçbir ibadetle o makamları elde etmek mümkün değildir.
Görülüyor ki, kadınlık O'nun nurlu beyanlarıyla kendi şeref ve haysiyetini garanti altına almış; o güne kadar ayaklar altında çiğnenen, hor ve hakir bir varlık olarak görülen o, dünya ve ukbâ saltanatını elde etmiştir.
Allah (celle celâluhu) mucizbeyan fermanında kadın erkek tefrik etmeden, "Kasem olsun ki, insanı ahsen-i takvîme mazhar yarattık." (Tîn sûresi, 95/4) demektedir.. evet, insan, kadını ve erkeğiyle kâinatın bir fihristi olarak yaratılmıştır.
Sizin için seyahat imkânı olsa, makro âlem olarak bütün bir fezayı gezip nebülöz ve yıldızları temâşâ etseniz, sonra dönüp mikro âlemde seyahatte bulunup partiküller âlemine sızarak, elektronlarla beraber çekirdeğin etrafında dönseniz, gördüğünüz/göreceğiniz âlemlerde insan gibisine şahit olamayacaksınız.
Zira, Allah (celle celâluhu) bütün kevn u mekânları bir kitap gibi insanda dürmüş ve fihristeleştirmiştir. Evet, âlemler onda pinhân (gizli), cihanlar onda matvîdir (dürülmüştür). O, kendini küçük bir varlık zanneder. Hâlbuki bilse, onda bütün âlemler gizlidir.
Bu hakikati en güzel şekilde Hz. Ali (radıyallâhu anh) şu sözleriyle ifade eder: "Sen kendini küçük bir cirim zannediyorsun. Hâlbuki bütün kevn ü mekân, bütün âlemler sende matvîdir."
Aslında insan, kâinatın bir fihristidir. Ona, doğru bakabilen biri, onda kâinatı okuyabilir. Buna mukabil, topyekün kâinatı gezen birisi, ondaki meknî ve matvî (gizlenmiş ve dürülmüş) mânâları göremeyecek ve insandaki esrar ve hakikate tam muttalî olamayacaktır.
İşte Allah (celle celâluhu) buna yemin ediyor ve "İnsanı ahsen-i takvîme mazhar olarak yarattık." (Tîn sûresi, 95/4) diyor. İnsan, topyekün kâinatın bir takvimidir. Kâinatta cereyan eden her hâdise günü, saati, dakikası ve âşiresi ile insanda işaretlenmiştir.
Yine Allah (celle celâluhu) "Biz âdemoğullarını tekrim ettik." (İsrâ sûresi, 17/70) buyuruyor. Kadın-erkek, beyaz-siyah herkes Allah'ın bu kasemi altında öyle muallâ bir pâyeye sahiptir ki, artık bunun ötesinde insanlar tarafından verilecek bütün pâyeler buna nispeten çok düşük ve çok sönük kalır.
Cenâb-ı Hakk'ın insana verdiği değer, yüce bir kubbe gibiyse, insanların birbirine verdikleri pâyeler bu kubbenin yanında derin bir çukur gibidir. Hatta bundan da düşüktür.
n. Eşitlikte 'Mevâlî' Buudu
İslâm literatüründe 'mevâlî' diye bir tabir vardır. Bunlar sonradan hürriyetlerini elde eden insanlardır. Bunlar arasında her zaman saygıyla andığımız ve kıyamete kadar da anacak olduğumuz dehâ çapında nice büyükler mevcuttur.
Allah Resûlü'nün kendi öz torunlarından ayırt etmeyecek kadar sevdiği Üsame b. Zeyd (radıyallâhu anh) bizzat Allah Resûlü tarafından Bizans'a karşı hazırlanan ordunun başına kumandan olarak tayin edilmişti. Oysa, asker arasında Hz. Ebû Bekir ve Hz. Ömer gibi ileri gelen tecrübeli sahabiler de bulunuyordu. Üsame ise ancak 18 yaşlarında mevâlîden bir insandı. Babası Zeyd b. Hârise de Mute'de orduya kumanda etmiş ve orada şehit düşmüştü.
İmam Malik gibi birisini yetiştiren Nâfi de mevâlîdendi. Abdullah b. Ömer'in çok sevdiği cariyesi Mercâne, "En çok sevdiklerinizi Allah yolunda infak etmedikçe hakikî takvaya ulaşamazsınız." (Âl-i İmrân sûresi 3/92) mânâsına gelen âyetin tesiri ve heyecanlandırmasıyla sahibi tarafından hürriyete kavuşturulmuştu. Hâlbuki, efendisi Abdullah b. Ömer onu çok seviyordu. Ancak takvaya erme arzusuyla o, Mercâne'yi Allah için hürriyete kavuşturuyordu.
İşte bu Mercâne, daha sonra birisiyle evlenmiş ve ondan da Nâfi dünyaya gelmişti. Nâfi'yi alıp seven ve bağrına basan ümmetin allâmesi Abdullah b. Ömer, daha sonra elinden tutup onu ilmin zirvelerine çıkarmış ve Nâfi İslâm dünyasının en parlak yıldızlarından biri olmuştu.
İmam Âzam, Mesruk, Tavus b. Keysan ve daha nicelerini mevâlîden sayanlar da vardır. Hatta Emevîler devrinde iki âlim kendi aralarında konuşurken elli kadar büyük zatı sayarlar ve ancak elli birinci şahsın mevâlîden olmadığını görürler.
İşte bizim içtimaî yapımızın temel rükünlerinden biri olan müsavat ve eşitlik o toplumda böyle bir durum arz ediyordu. Esirlikten kurtulan bu insanlar kendi istidat ve kabiliyetlerini öyle işlettirmişlerdi ki, kısa bir müddet sonra kalblerin sevgilisi, akılların muallimi ve insanlara medeniyet dersi veren üstatlar olmuşlardı.
Onlara böyle bir zemini hazırlayan sistem, şüphesiz sistemlerin en büyüğü, en muhteşemi ve tek kelimeyle mucize sistem olan İslâm'dı. Öyle ki, günümüzde dahi müsavat hususunda insanların henüz bu seviyeye ulaştığı söylenemez.
3. Yardımlaşma ve Dayanışma
İçtimaî yapımızın üçüncü rüknü tekâfül, tesanüt ve teavündür. Ferdin, ferdî hürriyeti ve kendi sa'yine terettüp eden semeresi içinde aynı zamanda maslahat-ı umumiyeye riayetkâr ve başkalarının hukukuna hürmetli olması; kendi saadetini başkalarının saadetiyle bütünleştirmesi; yani başkaları mesutsa kendisini mesut sayması, başkaları rahatsız ve huzursuz ise, onun da rahatsızlık ve huzursuzluk duyması... gibi hususlar sıralanabilir. İşte bizim umumî mânâda tekâfül, tesanüt ve teavünden anladığımız da budur.
Ancak bu şuur, daha evvel de ifade ettiğimiz gibi, bir taraftan vicdan enginliğine, diğer taraftan da vicdanlarımızın önceden bunu kabul etmesine bağlıdır. Bu iki rükün yerleşmedikçe, üçüncü rükünden bahsetmek mümkün değildir. Arz edeceğimiz şu tablo bunun açık örneklerindendir:
Hz. Ömer (radıyallâhu anh) kendi anlayış inceliği, zarafet ve nezaketi içinde valiler bulur ve onları görevlendirirdi. Bir gün, içine girdiğimizde 10 bin sahabenin medfeninden burcu burcu cennet kokularının geldiğini duyabileceğiniz Medine'deki "Baki-i Garkad" mezarlığında gezerken, etrafında bulunanlara bir teklif getirir ve "Herkes en çok istediği bir şeyi söylesin." der.
Her birisi bir talepte bulunur. Birisi, "Benim bin deve yükü hazinem olsa da Allah yolunda dağıtsam!" derken, diğeri, "Allah bana uzun bir ömür verse de bu ömrü hep ibadet ü taatte geçirsem!" temennisinde bulunur.
Bir başkası daha değişik bir arzusunu dile getirir. Sıra Hz. Ömer'e gelince o da şöyle der: "Keşke şu Umeyr b. Sa'd gibi bir adamım olsaydı da onu bir yere vali tayin etseydim!"
İşte bu Umeyr, bir gün çarıkları sopasının ucunda, yalınayak ve üstü başı toz-toprak içinde Medine ufkunda belirince Hz. Ömer hemen gidip onu istikbal etti ve bağrına bastı.
Ancak Umeyr'in bu hâli çok rikkatine dokundu: "Ne kötü bir cemaatin varmış! Seni ta Şam'dan buraya yaya göndermişler!" dedi. Ancak Umeyr halifenin bu sözünü tasdik etmedi. Kılı kırk yaran bir insan hassasiyeti içinde, "Yâ Ömer, ben ayrılırken o cemaat sabah namazı kılıyordu, onlar hakkında nasıl böyle konuşulabilir?" deyiverdi.
Biraz sohbetten sonra Hz. Ömer, ona niçin geldiğini sordu. Aldığı cevap aynen şu olmuştu: "Karşıma mürafaa (bir dava duruşması) için bir mü'min ile bir zimmî çıktı. Bir ara canım sıkıldı ve haksız olan zimmîye yakışıksız bir söz sarfettim. Sonra da pişman oldum ve kendi kendime karar verdim ve: 'Benim gibi birinden vali olmaz!' dedim. Zira huzuruma mürafaaya çıkan bir kimseye itap edebiliyorum."
Hz. Ömer ısrar eder ve: "Döneceksin eyaletinin başına! Senin gibi adamlar vali olmazsa kim vali olacak?" O ise: "Dönemeyeceğim yâ Ömer! Beni bağışla, ben valilik yapamam!" der.
İşte size örnek bir vali; "Beni bağışla, ben valilik yapamam!" diyor. Görüyor musunuz devlet adamını! Ve görüyor musunuz bizim içtimaî yapımızdaki temel kaideleri! Vicdanlar bu kadar duru ve engin, idare edenlerde de "Kavmin efendisi, ona hizmet edendir." esası hükümferma idi.
Hz. Ömer'in bir başka valisi Said b. Âmir'dir. O da koskoca bir eyaletin valisiydi. Buna rağmen, Hz. Ömer bir gün o eyaletin fakirlerinin isim listesini isteyince, defterdarın hazırladığı listenin başına da Said b. Âmir'in adı yazılmıştı.
Hz. Ömer, önce onun adını görünce şaşırmış ve yanındakilere, "Bu bizim Said mi?" diye sormuştu. Aldığı cevap hakikaten ibret vericiydi: "Evet, eyaletin en fakiri Said'dir." denilmişti.
İçtimaî tekâfül böyle bir anlayışla gerçekleşecek, herkes bu duygu ve bu düşünceyi paylaşacak, sosyal adalet o zaman kendi kendine teessüs edecektir.